
Masalını arayan kahraman romanından alıntı..
"annem her akşam, o ince sesiyle ayaklarımı yıkamamı istediğinde dünyalar başıma yıkılırdı. nefret ederdim. sanki biriktirdiklerimi, o gün yaşadıklarımı, yürüdüğüm yolları bırakıyordum. oysa ben hiç kaybetmek istemezdim ki. düşünüyorum da ne çok değişti her şey. ama şimdi anlıyorum ki, bizler kaybettiklerimizle yaşıyoruz. ya da ben taşıdıklarımı unutamıyorum. ben şimdi sanki ayaklarımı yıkamış oldum galiba. sanki yeniden başlıyorum. ama biriyle, başka biriyle bu sefer. yani tekrar kirleniyorum. sen şimdi bana, ayaklarını yıka demezsin değil mi? sularımda bir sürü beden var ve ben inatla sürüklüyorum hepsini kendimle. ta ki ulaşacağım o büyük boşluğa kadar. sonra, oda bizlerle beraber devam edecek.
kim kimin boşluğunu kimin boşluğuna düşerek dolduracak belli değil.
düşeceğiz.
sadece düşeceğiz ve düştüğümüz yeri hiç bir zaman göremeyeceğiz. kendimizi ne zaman hatırlamaya kalkışsak, düştüğümüz boşluk ya da birlikte düştüğümüz boşluk bunu hemen unutturmaya çalışacak bize, hemde bir başkasının boşluğunu göstererek yapacak;
boşluklarımız,
göreceğiz ki düşüşünü bile dolduramıyor olacak sevgilim. tıpkı şu andaki gibi hep birlikte tek olup akacağız. akarken tutunmaya çalıştığımız şeyler daha önce bıraktığımız ve görmemezlikten geldiklerimiz olacak ve biz avuçlarımızı hangi boşluğa tutunmaya çalışırken kanattığımızı hiç bir zaman bilemeyeceğiz,
bütün boşluklar hatırlamakla başlar;
düşlerimiz bunları tane tane içimize bağışlarken,
hayat unutulmuş olanlarla daha da zenginleşecek."
Murat Çelik
24 Eylül 2008 Çarşamba
Masalını Arayan Kahraman 2
Masalını Arayan Kahraman

Masalını Arayan Kahraman romanından alıntı..
-durdu.öylece durdu. her şeyin durduğu gibi. nedensiz. sonuçsuz. bu sebepler aleminde her nesnenin kendi yerini bilerek durması gibi. öylece durdu. bir adım attı. gene durdu. o durunca gecenin sesi de durdu. her şey durmuştu şimdi. şeyler yerini, ay, ışığını unutmuştu. yıldızlar bir harita. yıldızlar uzun bir yol. yıldızlar yıllara dizilmiş bir iz. çıt yoktu. sanki bir doğum olacaktı. kendini bir masaldan kaçmış gibi hissetti. kendisinden bahseden masal anlatıcısı tam masalın ortasında ölmüş, o da ortalıkta kalmıştı; masalını arıyordu. yerini, zamanını şaşırmış bir masal.
ağır ağır kapadı gözlerini. mağaraları ağır ağır açıldı içinin. bir süre öyle durdu. bir şeyler dinler gibiydi. uzun bir sessizliğin en kısa huzuruyla oyalandı.
açtı gözlerini.
yeni bir hayata başlar gibi.
açtı elindeki dosyayı.
eski bir masala yeni bir gökyüzü verir gibi.
gökyüzünün öyküsünü yazdığı sayfaları çıkarıp havaya fırlattı. yere düşen cümlelerin arasında gerilip kaybolan yüzünü bir yağmur hızıyla çiziyordu kelimeleri. patlayacak gibi bakan gözleri büyüdü. saçları dümdüzdü. titremeye başladı. o hiç konuşmamış gibi çırpınan ağzı bir isyanla açıldı. ve kahkahalarla gülmeye başladı. boğulacak gibi gülüyordu. şiddeti gittikçe artıyordu gülmesinin. yüzünde iki ince iz halinde beliren yaşlar, gecenin koynunda titrek bir ay ışığının nazik gölgeleri gibi ağzının kenarlarına doğru kayıyordu. gülmüyordu, ağlıyordu. hayır, gülüyordu. neydi bu, nasıl bir ruh haliydi? hem gülüyor hem ağlıyordu. ikisi bir arada. iki film birden, devamlı. yarısıyla gülüyor, bir diğer yarısıyla ağlıyordu. acıyla mutluluk gibi. acıyla mutluluk ne kadar bir arada olabilirse, o kadar uzun sürmüştü bu bölünmüşlük hali. sonra ağır ağır dindi içinin rüzgarları. masalını dinlemiş bir çocuk huzuruyla döndü içine. geri geldi gittiği yerden. olduğu yere çöktü. sonra yeniden kalktı. telaşla yüzünü yokladı ve tekrar yürümeye devam etti. devam eden, süren her şeyin o gün geldiğinde dağılacak olması gibi dağıldı gidişi. çözüldü. hayatımız boyunca kimlere koştuysak, kimler için sürdürdüysek nefes alışlarımızı öyle yürüdü bildiği yere doğru. çok iyi bildiği yerin hiçbir zaman bilemeyeceği gizine doğru.
Murat Çelik
Uyku tulumundan seccade
".....onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzere yatarken her an ..... " (1) tatilimizin ilk gecesinde deniz kıyısına serdiğimiz uyku tulumlarımıza uzanmış gökyüzünü seyrederken göz kapaklarımıza inen uyku tozlarına karşı koyamayacağımızı anlamış ve sohbetimizin en son cümlelerini üzerimize yorgan diye örtmeye hazırlanırken eminim ikimizin de içinden bu ayetler geçiyordu. biz gecenin bu tarafına yerleştirilmiş iki küçük yıldız gibi bu madde aleminin iki yorgun seyyahı evvel zamanda unutulan bir mutluluğu denizin şarkısına taşıyorduk. dalgaların sesi çoktan unutulmaya yüz tutmuş bir masal anlatıcısının ağzından dökülen o büyülü cümleler gibi üstümüze doğru yağarken biz ruhumuzun düş yolculuğuna hazırlanıyorduk. bir başkasının düşünde kendi düşümüzü kuruyorduk. büyümüştük ama hala ninnilere! ihtiyaç duyuyorduk. belli ki içimizde bir türlü eskitemediğimiz bir çocuğu saklıyorduk; ve gözlerimiz rabb'imizin " ... andolsun ki biz dünyaya en yakın olan göğü kandillerle donattık... " (2) dediği o lacivert panayırı seyretmekten yorgun iç yolculuğumuza doğru ağır-ağır kayarken birbirimizden habersiz peygamberimizin (s.a.v) duası dudaklarımızdan gecenin kuşatıcı kollarına doğru bir yıldız gibi sessizce kayıyordu; "allah'ım eğer ruhumu alırsan ona merhametinle muamele et, geri gönderirsen de iyi kullarını koruduğun gibi onu da koru, amin. "
yalova çıkışında yaklaşık bir saatlik otostop denemesi sonunda bir kamyon durdu. çölde su bulmuş iki bedevi gibi sıcaktan bunalmış bir şekilde kamyona doğru koşuşumuz görülmeye değerdi doğrusu. otuz yaşlarında bir gençti, dikkatli baktığınızda ömrünün asfalt yollarını yüzünde görebilirdiniz. istikamet bursa... bizi turist sanmış. nereden gelip nereye gittiğimizi sordu. biz de istanbul'dan gelip marmaris'te eski bir dostumuzu görmeye gittiğimizi bu arada da biraz tatil niyetinde olduğumuzu söyledik. otobüsle rahat bir şekilde değil de niye otostopla yola çıktığımızı sorduğunda ise tercihimizi hem ekonomik hem de istediğimiz yerde durup gezebilme olanağı ve biraz da macera niyetimizle açıkladık. artık eskiye oranla çok az otostopçu görüyormuş yollarda. her gördüğünü de alırmış. bir kez daha teşekkür ettik. neler yaptığımızı ve mesleklerimizi konuşup biraz da işlerin eskisi gibi olmadığından ve de memleket meselelerinden (radyoda, peş peşe gelen milletvekili istifalarını dinliyorduk) bahsettikten sonra muhabbet yerini yolların insanı alıp götüren sessizliğine bıraktı. bu bitmez tükenmez yollara yıllardır artık bir yorgun sırdaş olmuş genç ve yakışıklı şoförün bu yol sabrına imrenerek bakarken aklımdan aytmatov'un o güzel öyküsü al yazmalım selvi boylum'u geçiyordu. bir kez daha baktım bu direksiyon başında gözlerini yolların kara büyüsüne ödünç veren gence. kim bilir neler saklıyordu geçmişiyle şu anın kesiştiği yerin bir izdüşümü olan yüreğinde. hele bir de gecenin, o karanlık perdesini yolların en derin sessizliğine bir bıçağın deri üzerinde yavaş-yavaş kayışı gibi içsel bir çığlıkla bırakıverdiği saatler, ya bu saatlerde neler hissederdi, hangi anların, hangi özlemlerin yol ayrımında gezinirdi insan?
bursa’da, izmir çıkışında indik. bir cami bulup öğle namazını kıldıktan sonra karnımızı doyurup tekrar yola koyulduk. hem yürüyor hem otostop çekiyorduk. kısa bir bekleyişten sonra bir araba bizi aldı. arabanın kaset çalarından çıkan sesler bizde hem şaşkınlık hem de bir inşirah etkisi bırakmıştı. kuran-ı kerim’den aşr-ı şerifler dinliyorduk. beraberliğimiz fazla uzun sürmedi yaklaşık elli km sonra bir yol ayrımında indik. uygun bir yer bulana kadar yürüdük. tekrar otostopa başladığımızda artık güneş bizi tamamen etkisi altına almıştı. burada biraz fazla kaldık. kollarımızı uzatmış öylece ayakta durmaktan (her ne kadar bu işi nöbetleşe yapsak da yol kenarında ağaç olmadığından yine güneş altında kalıyorduk) artık iflahımız kesilmiş, (üstelik suyumuz da yoktu) altımızda asfalt yolun o sıcaktan bunaltan kokusu ve yakıcılığı bizi adeta patlamaya hazır bir volkan haline getirmişti. tam, bittim noktasındaydık ki (içimizden allah'a yalvarıp ya müstean (3) çekiyorduk) bir kamyon durdu.
bir kamyon ki evlere şenlik. ömür boyu unutmayıp tatlı bir tebessümle hatırlayacağız. kapıyı açtık, selam verip içeri daldık. nereye gittiğini dahi sormadık. yeter ki bizi oradan alsın da nereye giderse gitsin diyorduk. bir düşün bir gerçeğe dönüştüğü yerin kapı aralığındaydık.
ilk manzara, bize gülerek bakan ve boyu neredeyse direksiyonla ayni hizada çocuk yüzlü bir genç. dışardan bakan birisi kamyonun kendi kendine gittiğini sanabilirdi. kendi gerçeğini yolların ufkunda arayan ama bulduğunun hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu daha anlayamadan geriye dönen koca bir çocuğu taşıyordu yüzünde. sürekli gülüp, devamlı sağa sola bakınıyor ve arada bir camdan neredeyse yarı beline kadar sarkıp gelip geçen kamyonlara laf atıp eğleniyordu. sataştığı kamyonların (hepsi arkadaşıymış) neler taşıdığını, nerelere takıldıklarını, kısa öz geçmişlerini araya büyük bir ustalıkla sıkıştırdığı açık saçık kelimelerle anlatıp duruyordu. sayesinde bursa-izmir arasındaki neredeyse bütün kamyoncuları gıyaben tanımış olduk. bu imajlar dünyasının her gün sahte prensler üretilen sahnesine beyaz kamyonatları ile girip çıkan bu gerçek kahramanlara kucak dolusu selam! bir gerçeğin bir düşle unutulduğu yerin kapı aralığıydı bu. aralığımız çok inceydi ve böyle bir aralıkta durmak ilk adımı atmaktan daha çok iz bırakıyordu. daha ayrıntılı muhabbetini ancak dost sohbetlerinde yapabileceğimiz, yolculuğumuzun tuvaline ani bir fırça darbesiyle kondurulmuş bir tipti kamyoncu kasım.
- abi, karı-kız muhabbetine bayılırım. bak abicim bende, affedersin (burda sesini biraz alçaltmıştı -sanki kamyonda bizden başka birisi varmış gibi ) ..... , ...... ve hırsızlık hariç (ben hemen ya yalan diyorum) ha, evet abi bi de yalan hariç bende her şey vardır.
zaman geçiyor ve o sürekli konuşuyordu. ben bozuk hoparlörden gelen son ses müzikimsi iniltilerden bunalmış, muhabbeti başka yöne doğru kaydırmaya çalışırken haldun, cam kenarında serin-serin esen rüzgarın nefesine kendini bırakmış bir yandan da yan gözle beni kesip sinsi-sinsi gülüyordu. zaten otostopun bu kısmından sonra bindiğimiz bütün arabaların şoför yanına onu oturttum.
müziği son ses açıyor (belki de yıllardır bu yollarda tek başına olmanın verdiği yalnızlığı kulaklarına çarpan seslerin hayal dünyasında oluşturduğu tınısıyla çoğaltıyor, böylece kendini diğer kasımlara anlatarak kalabalıklaşıyordu. bir yalnızlığın bir başka yalnızlıkla kuşatıldığı yerin şarkısında bir notadan bir diğer notaya koşturup duruyordu) sonra da başlıyordu anlatmaya. bu zaman ve mekan yanılsamasında yerini bulamamış bir masal anlatıcısıydı. sizin dinleyip dinlemediğinizin o kadar da önemi yoktu doğrusu, o hep anlatıyordu. tam bir laf cambazıydı. o kelimelere tango yaptıran bir akordiyoncuydu! onun kişiliğinde bu toprakların bir başka rengini görüyorduk. açık saçık konuşmalarını kesmeniz mümkün değildi. o bildiğini okuyordu. o güzel gülümsemesiyle size bir bakması bütün buzları eritiyor hemen onu hoş görüyordunuz. yıllardır tek başına direksiyon salladığı bu yolların onda oluşturduğu nev-i şahsına munhasır bir grameri kullanıyordu! her ne kadar bu gramerin yabancısı sayılmasak da biz olaya fransız takılıyorduk!
sadece üç-dört saattir tanıdığı bu iki seyyaha mola verdiğinde yemek ısmarlamasını, ayrılırken "sizin paranız yoktur, size para vereyim yanınızda bulunsun n'olur n'olmaz" demesini hangi gramerin hangi sıcak kelimeleri ile anlatabilirdik ki? kapı aralığında durduğumuz bu düşün masmavi gerçekliğinde kelimeler neyi ifade eder ki? peşinden koştuğumuz hayat bizi kadehlerle kandırıyor içindeki şarabı görebilenlere selam olsun!
- arkadaş için ölürüm abi, arkadaşlık, delikanlılık benim için çok önemli. öyle insanlar var ki allah göstermesin abicim seni iki kuruşa satarlar, yarı yolda bırakırlar. ben fırlamayım abi, ben de her şey var ama benim için dürüstlük, mertlik çok önemli çok.
hepimiz bir başkasının rolünü oynayıp içimizdeki yüzlerce, binlerce maskeden her gün birini takıp öyle çıkıyoruz hayat sahnesine. camdan değil cama bakıyoruz inatla! dilimizin tozlu rafında içini boşaltarak aktardığımız "... her ne olursan ol" un sayfa aralarından hayata karıştığı yerdeydi kasım. gelmişti ve gelişini saracak yürekleri bekliyordu. bizlerse koro halinde hala şarkılar söylemeye devam ediyorduk! içini yüzünde taşıyan biriydi ve rol yapmıyordu; hayatın pembe dizilerine figüran olarak kendi gerçeğini koyuyordu! bu yalan rüzgarı düzenin bir kara delik gibi ondan çok şeyi alıp götürdüğü bir gerçek ama hala ememedikleri bir şeyler kalmış kasım 'da, kasım gibilerinde;
- ..... benim için dürüstlük, mertlik çok önemli abi....
manisa salihli'de oturuyormuş. iki çocuğu varmış ve birinin sünnetini yapacakmış yakında.
- bizim oralarda adettir abi, sünnet olacak çocuğu bir gün boyunca deve üstünde sokaklarda gezdiririz. önde mehter takımı arkada deve üstünde çocuk (deve üstünde derken şöyle bir kabarıyor) bütün sokaklar gezilir. bu sene mehter'in günlüğü 800 milyon oldu (bunu söylerken de kabaraklığı iniyor) bakalım n'apcaz abi.
- nasıl vereceksin bu parayı, zaten işlerin çok kötü olduğundan bahsediyorsun boşver mehter takımını kestir gitsin işte, dediğimizde:
- sen ne diyorsun abi, 800 milyon değil 8 milyar olsa ben yine de çocuklarım için bulurum o parayı. herkes öyle yapıyor abi. kasım'ın çocuğu niye mahrum kalsın. zaten yolda çok fazla tutmadığı gözünü bize şöyle bir çevirip; sizin çocuğunuz yok galiba abi diyor.(doğru. olur inşallah) siz onların o mahzun bakışlarını bilmezsiniz. nasıl acıtır o bakışlar adamı bi bilsen. bulur parayı yaparım evelallah.
her zaman ki gibi konuşmasına devam ediyor ( bu sefer gözleri yolda);
- çok para abi, çok.. zaten sırf içki parası nerdeyse bir milyarı bulur.
- içki şart mı? mesela içki olmasa çocukların sana mahzun mu bakar?! dediğimizde, ne demek istediğimizi çakıyor. zaten ilk mola yerinde, 'burda mescid var mı' dediğimizde bize şöyle bir bakmış bir hayli şaşırmıştı. ibadetimizi yaptıktan sonra 'allah kabul etsin' deyip direksiyona geçmiş ve yolculuğumuzun ondan sonraki bölümünde cümlelerinde kullandığı kelimeleri daha bir seçer olmuştu. beyaz kamyonatlı kasım'ın gramerinde ufak bir değişiklik olmuştu, en azından bizle beraberken. umarız bu gramer değişikliği bundan sonrasına da yansır ve hep devam eder.
- abi, allah affetsin. çok kötü yaşıyoruz abicim, çok kötü. kendimizi öyle bir kaptırmışız ki bu ekmek savaşında, bu yalan dolanda bir çok şeyi unuttuk abi. kurban olduğum allah affeder inşallah abi.
öyle güzel öyle samimi söylemişti ki; "kurban olduğum allah". sonraları kasım'dan bana kalan ömür boyu taşıyacağım bir hediyeydi bu.
marmaris'ten bodrum'un o şirin kasabasına geldiğimiz ilk gün, minibüsten inerken ikimizin de gözüne ilk çarpan şey küçük bodur bir minareydi. 'şu minarenin güzelliğini bak' , dedim içimden. murat sanki iç sesimi duymuş gibi aynı yere bakıp 'ne güzel değil mi?' diyordu bana. cami kasabanın en güzel yerine kurulmuştu. öyle güzel bir manzaraya oturtulmuştu ki hem camiyi hem de camiden dışarısını seyretmek harikaydı. deniz kıyısından yukarı doğru süzülen dik merdivenleri çıkınca ufacık bir bahçe-avlu karışımının bir kenarında düz çatılı adeta sade bir evi andıran camiyle buluşuyoruz. mekanın hemen dibine yapılan minaresi ise kısa boylu ve mükemmel işçiliği ile bizi büyülüyor. istanbul'da ne yazık ki sıkça rastladığımız kubbeli betonarme yüksek minareli "çoban mimari" den sonra bu mütevazi yapı sımsıcak bir şekilde bizi sarıyor.
camiye girerken birden karşımıza kapının hemen dibinde uyuyan bir adam çıkıyor. bizi fark edince hafifçe başını kaldırıyor, belli belirsiz bir laf ettikten sonra tekrar uykuya dalıyor. daha sonraki günlerde de ne zaman gelsek onu hep orada (tam da kapının dibinde )uyuyor buluyorduk. yine bir vakit geldiğimizde bağırıp çağırıyordu;
- burası allah'ın evi değil mi, ben de allah'ın kulu değil miyim niye içerde uyumama izin vermiyorsunuz!
böyle bağırıp çağırıp hacıyatmaz gibi bir sağa bir sola sallanırken ağzından çıkan kelimeler de kulağınıza doğrudan gelmek yerine avluyu şöyle bir dolanayım öyle gelirim diyordu.
kızgınlığı geçip oturunca bir ara muhabbete başladık. o masmavi gözleri kan çanağına dönmüş yanakları ise ezilmiş domates gibiydi. balon sattığını ( bize torbasındaki balonları gösteriyor) ve parası olmadığını söyledi. baloncu babanın (aramızda konuşurken ona böyle diyorduk) alkolle ciddi bir sorunu olduğu aşikardı. camide yatmak istiyormuş, o yüzden de caminin namaz saatleri dışında ( içeri girip uyumasın diye ) kilitlenmesine öfkelenip bağırıyormuş. 'allah'ın evine kilit vurulur mu hiç' diye tekrar söylenmeye başladığında ona bizim de dışarıda yattığımızı ve dilerse akşamları yanımıza gelip bizle beraber uyuyabileceğini ve bize arkadaş olabileceğini belirttiğimizde söylenmeyi kesti. pek sevindi. 'tamam', dedi ve çantasını sırtlanıp gitti. o gece onu bekledik ama gelmedi. o günden sonra bir daha ona rastlamadık. baloncu baba bütün balonlarıyla uçup gitmişti.
caminin içine girdiğimizde ise dışarıdan algılanan samimiliğin yerini uydurukluğun izlerini taşıyan "idare eder" türünden bir dekorasyon bizi karşılıyor. caminin ahşap kaplama ve çok hoş tonda mavi boyalı tavanı içimizi açıyor. ancak kalın duvarlı yapının o güzelim köy evleri tarzı ahşap pencere oyuklarının alt hizasından yere kadar uzanan ve yapının içini boydan boya dolanan 16.yy osmanlı çini bezemeleri taklidi fayanslar tam bir kitch. keşke onları koymasalardı diyoruz içimizden. bir de camiye daha bir 'uluhiyet' kazandırmak için yapılan mihrap ve fayans bezemeleri de işin tuzu biberi. ne hazin bir durum. o kadar masraf ama sonuç mimari-estetik açıdan hüsran. ibadetlerimizin bitiminde o güzelim pencerelerden birinin dibine oturup denizi ve karşıdaki (köylülerin tavşan adası dedikleri) adayı seyretmek müthiş bir huzur veriyor. ne zaman oraya otursam yanımda fotoğraf makinesi olmadığına hayıflanıyorum. sıcak bir ikindi ışığında cami penceresi, deniz ve tekneler güzel bir anlatım olabilirdi. hele her dışarı çıkışımızda koyu tepeden gören cami avlusunun duvarına oturmak gelip geçenleri, denizi seyretmek en sevdiğimiz anları oluşturuyor. murat'ı bıraksam neredeyse baloncu baba gibi orada yatacak. çoğu zaman oradan ilk kalkan ben oluyorum. on beş sene önce buraya geldiğimizde burada yıkık bir kilise kalıntısı görmüştük. etrafta dolaşıyoruz ancak rastlayamıyoruz. musa öğretmenle yaptığımız sohbette o yapının bu cami olduğunu şaşırarak öğreniyoruz.
caminin bulunduğu tepeden inip koyu dolaşmaya başlıyoruz. yıllar öncesinden pek farklı değildi. sadece insan ve tekne sayısında bir artış göze çarpıyordu bir de bir-iki restoran ve pansiyon fazlalığı. yıllardır artık neredeyse unutulan tahta masa ve sandalyeli çay bahçesini görmemiz (hem de toprak zemin üzerinde) bizi heyecanlandırıyor. hemen oturup iki çay söylüyoruz. bir de sokakların betonlaştırılmayıp doğal bir şekilde toprak olarak bırakılması koyu daha da güzelleştiriyordu. zaten orada kaldığımız sürece çoğunlukla yalın ayak gezdik. çayı getiren musa öğretmenle orda tanıştık. bize buraların sit alanı olduğunu söylediğinde koyun niye bozulmadığını daha iyi anlıyoruz; darısı bütün koyların başına!
çay faslından sonra yıllar önce çadır kurduğumuz çesel camping'e geldik. tabii artık orası bir restoran olmuş ama o güzel yapısını bozmamışlar. yıllar önce içip-içip sarhoş olduğumuz, ayılmak için iki de bir kendimizi denizin serin sularına bıraktığımız yer şimdi bambaşka bir suretle bize bakıyordu. bakışlarımız biraz utangaç ama artık huzurlu bir şekilde yere doğru saygıyla iniyordu. yere inen bakışlarımız yanımıza gelen iki genç garsonla birlikte tekrar göz seviyesine çıkıyor. ayaküstü az sohbet! buraların on beş yıl önceki halini anlatırken meraklı gözlerle bizi süzüyorlardı. gülüşmeye başladılar, biz o zamanlar herhalde iki-üç yaşlarındaydık dediler. o zaman da mı otostopla geldiniz diye sorduklarında, biz evet o zaman da böyle otostopla geldiğimizi ve şimdi restoran önünde sıralanmış şu saçma şezlongların (ille de insanın toprakla ilişkisini kesecekler ya! zaten hepsi de plastik) olduğu yere uyku tulumlarımızı serip uyuduğumuz geceleri anlattık.
- ilk bir-iki gece sadece biz vardık sahilde yatan. daha sonra her gece bir veya iki-kişi bize katılmaya başladı, birer ikişer çoğalıyorduk. üç-beş gün sonra sahil geceleri pansiyonlardan battaniyelerini alıp uyuyan yaşlı-genç insanlarla dolmuştu.
- ne güzel, dedi garson çocuklardan biri.
- güzel tabii... gelenlerin çoğu daha önce pansiyonlarda yatanlardı. dışarıda yıldızlar altında uyumanın tadını alanlar bir daha dört duvar arasına da dönmüyorlardı. hem ekonomik olarak da çok iyi gelmişti insanlara. çocuklu aileler bile vardı. her akşam ateşler yakılır, kimileri gökyüzünün o muhteşem panayırı arasında düşlere dalar, kimileri sohbetlerini koyulaştırır, kimileri de denize girerken biz de ağustos böcekleri gibi gitar çalıp şarkı söylerdik.
- vay be, ne güzelmiş dedi sarı kıvırcık saçlı olanı.
- güzel tabii, ama her şeyin bir sonu vardı ve güzel olan şeylerin sonu daha çabuk geliyordu; belki de daha güzel bir başlangıç içindir, kim bilir! on beş gün sonra nedenini anlayamadığımız bir şekilde jandarmalar gelip sahilde yatmaya artık izin vermediler. kimseyi de rahatsız etmiyorduk ve koca bir aile olmuştuk adeta, ama izin vermediler devam etmesine. bunu neden yaptılar hiç anlamadık, pansiyon sahiplerinin müşterilerini gecenin yıldızlarla bezenmiş büyüsüne kaptırmalarıydı sebep, belki de?! yıldızların ne suçu vardı yani, değil mi?!
- şimdi yine sahilde mi yatacaksınız, dedi düz saçlı olanı.
- evet, dedik, inşallah.
- tıpkı eskisi gibi, dedi.
- evet, aynen on beş yıl öncesi gibi ama hiç bir şey eskisi gibi kalmıyor ki; bu sefer sahilin suret-i müstakim yanına sereceğiz uyku tulumlarımızı.
- nereye sereceksiniz?!
- neyse, boşverin dedik.
beyaz kamyonatlı kasım'a hakkını helal etmesini söyleyip indiğimizde karanlık
iyiden iyiye çökmüştü. şimdi aydın yolu üzerindeydik ve bir hayli de yorulmuştuk. gecenin kömür yollarında ve arada bir gelip geçen arabaların parlayıp sönen far ışıkları altında büyüyüp küçülen ve yok olan gölgelerimize bakarak sessiz-sessiz yürüyorduk. bir ömür sürecek bir sessizliğin içinde kendi sesimizi arıyorduk, ya da aramıyorduk da sanki kulaklarımıza gelmeyen ama ruhumuzun merdivenlerini yalayarak geçen ve çok-çok eskilerden gelen bir sese doğru bedenimizi bırakıyorduk. biz böyle sessizliğin sesinde bir misafir gibi takılıp kendimize doğru yürürken bir araba durdu.
sessizlik durdu.
ben durdum.
haldun durdu.
gece rengini durarak boyuyordu.
bu donmuş gibi duran zamanın perdesini aralayıp arabaya doğru koşan iki kişi vardı;
selam verip içeri daldık. tabii ki haldun'u şoförün yanına oturttum. adam kuşadası'na gidiyormuş, gece ona yol arkadaşı oluruz diye bizi almış. sağ olsun. (bu arada yol arkadaşlarından biri beş dakika sonra arkada kestirmeye başlamıştı bile! :) aslında niyetimiz aydın yolu üzerinden dolaşarak marmaris'e gitmekti ama kuşadası da fena fikir değildi hani, böylece geceyi de orada geçirebilirdik. fakat kuşadası'na geldiğimizde oradan bir an önce gitmek için (öyle bir gürültü ve kalabalık vardı ki) hızlı-hızlı şehir dışına doğru yürüyüşümüzü ve artık yorgunluktan yatacak uygun bir yer arayışlarımızı hatırladığımızda bu fikrin hiç de işe yarar olmadığını anlamış gülüşüp duruyorduk. çok yorulmuştuk ve uyumak için uygun bir yer de bulamıyorduk; şehrin dışı diye bir şey yoktu ki söke'ye kadar neredeyse birleşmişti ve yolun sağı solu özel sitelerle, tatil köyleri ile doluydu. (en azından gece gözüyle uygun bir yer göremiyorduk.) en sonunda yemyeşil ve özenle düzenlenmiş özel bir sitenin bahçesine kendimizi attık. bir ağacın dibine uyku tulumlarımızı serip rabb'imize sığınarak uyuduk. yanımızda getirdiğimiz ufak bir masa saati vardı. onun sesiyle sabah uyandık. (yalnız görüntü mükemmeldi; çimenlerde yatan iki kişi ve baş uçlarında bir masa saati!) kimse görmeden –her ne kadar mecburiyetten de olsa yine de izinsiz girmiştik bahçeye- teyemmümlü sabah ibadeti ve tekrar yola koyuluş.
genç garson çocuklardan ayrılıp sahilde gece için yatacak uygun bir yer aramaya başladığımızda sırt çantalarımız da iyice ağırlaşmaya başlamıştı. koyun çarşısından başlayıp tepelik yere kadar uzanan kumsalda yolu yarılamıştık ki sol tarafımızda sıralanan evlerden bir tanesinin önünde orta yaşlarda bir kadın bir elinde boya kabı diğer elinde fırça ile evin önünde yer alan sahanlığa daha önceden deniz kumu ve tutkal karışımı ile çizilmiş motif hatlarını renklendiriyordu. murat yürümeye devam ederken ben durup bu çalışmayı seyretmeye koyuldum. 'hanımefendi, boyadığınız figürü eğer sahanlığı çevreleyen evin duvarına doğru da devam ettirirseniz sanırım çok güzel bir görüntü elde edebilirsiniz' dedim, içimden! hatta bunun bir perspektif yanılsaması yaratacağını ve böylece gözde daha hoş bir etki bırakacağını düşündüm ve düşündüklerimi de aynen dile getirdim. kadın çalışmasının ilgi çekmesinden memnun ve biraz da şaşırmış bir halde tatlı bir tebessümle 'çok doğru' dedi, 'birazcık henri matisse gibi değil mi? ' bu sefer şaşırma sırası bendeydi: 'evet, matisse'in 'yemek sonrası' isimli resmi gibi dedim ve ekledim; ama birazcık! karşılıklı gülüşmeye başladığımızda murat koyun ucundan bana el sallıyordu. görüşmek dileğiyle izin isteyip (nitekim bir gün sonra sahilde bizi gördüğünde sahibi olduğu kafeteryada çalışmamız için bize iş teklifinde bulunmuştu. bu bana eskiden murat'la beraber beş parasız tatile çıkıp hem çalışıp hem tatil yaptığımız günleri hatırlattı) yanından ayrılıp kumsalın sonuna geldiğimde murat geceyi geçirebileceğimiz yeri çoktan ayarlamıştı bile. yatma işini halletmiştik geriye sırt çantalarımızı bırakabileceğimiz bir yer bulmak kalıyordu. bu işi de sağ olsun garson çocuklar halletti.
çantaları garson çocuklara emanet edip gezerken ezan sesini işittik. orada işittiğimiz bu ilk ezan bizi sevindirdi. ama doğrusu çıkan ses hiç güzel gelmiyordu kulağa. belli ki caminin ses tesisatı çok kötüydü. cazır-cızırtılar içinde bir de okuyan kardeşimizin ara sıra detone olan sesi işin rengini bozuyordu biraz. müzisyen olduğumdan dolayı herhalde oldum olası rahatsız etmiştir beni bu mesele. şüphesiz her yerde böyle değil bu. ama genel de dikkat edin ses, makam güzeldir de tesisat çok kötüdür. (bu işi meşhur birkaç camide halletmişler, ama esas çoğunluğu oluşturan arka mahallelerde, neyse....) onca para toplanır ve caminin her şeyi yapılır, alınır; klimalar, yerden ısıtma sistemi, görkemli minberler vs. ama gel gör ki özel birkaç cami hariç hemen-hemen hepsinde de mahalle arasında dolaşıp domates-biber satan arabaların o iptidai ses tesisatı gibi bir tesisatla bu iş geçiştirilir. (çoğu zaman düşünmeden edemem, mesela diğer din mensuplarının insanları ibadete çağırma şekli bizim gibi seslenerek olsaydı eğer, bu işe ne kadar önem verirlerdi acaba?!) ben de buna kafayı takar kendimi yer dururum. bir de hani camide cemaat az olur da, müezzin ya da imam sesini doğal haliyle çok rahat ve güzel bir şekilde duyurabilecekken ısrarla mikrofona okurlar; anlamam bir türlü cami dolu olsa tamam. haldun'a baktım o da aynı dertten musdaripti.
akşamın alacakaranlığında caminin o muhteşem manzaralı bahçesinde oturmuş etrafı seyrediyorduk ki ezan okunmaya başladı. aşağıda cüzamlı bir kalabalık, kimileri restoranların görücüye çıkardıkları balıkları seyrediyor, kimileri gruplar halinde yürüyor (o an hemen aşağımızda yürümekte olan iki-üç kişilik bir turist grubunun sesi duyunca bizim oturduğumuz yere doğru araştıran gözlerle şöyle bir bakmalarını her halde hiç unutmayacağız; o bakışlarda bir merak bir de çıkan sesin ayarsızlığından duyulan bir tedirginliği görebiliyorduk), kimileri oturmuş bir şeyler içip sohbet ediyorlardı; esnafta ise aman müşteri! telaşı. sanki hiç bir şey duymuyorlar, işitmiyorlar. bizse oturmuş seyrediyorduk. yıllar önce buralarda geçirdiğimiz akşamlar geldi aklımıza. haldun ile ateşler yakıp, içkiler içip ve gitar çalıp kızlara kur yaparken kim bilir kaç ezan kaçırmıştık? acaba o zaman bir başkası da bizi izleyip aynı şeyleri mi düşünüyordu?! biz de böyle nice ezanlar kaçırmıştık. mühürlüydü gözlerimiz, kulaklarımız. ' "ey kurban olduğum allah" bize bu sesi işittirdiğin için sana şükürler olsun, bizlere işittirdiğin gibi onlara da duyur ya rabb! '
bahar rengi bir aldanıştan dönüyor gözlerim
ölüm kovalarken bedenimi ruhum bir güzelliğin yansımasını aşk diye giydiriyor hüznümün aynasına
yeşil bir arzu kanıyor ellerimden ve en çok da anlatırken eskiyor insan!
korkuyorum
kendime bile söyleyemediğim acılar çemberinde bütün yalnızlıklar boynuma halka oluyor
bütün suretleri sahibine sabitliyorum
kelimeler ki ağrıyan yerlerimin ağır işçileri
sahipsizliğimde kendime yollar bırakıyorum
hangi zaman dilimine sığmıştı bizim bizden gidişimiz
o zamanlar zaman hayli gençti!
naftalin kokulu soruları vardı gözlerimin
zaman hayli gençti ve hayli zaman geçti
merdivenlerimizi kimler çıkıyor şimdi
kimler iniyor o masmavi zamanların ıslak kuyusuna
ki hepimizin kuyusunda bir yusuf yalnızlığı!
büyürken yanımıza aldığımız o düşler kimin hücresinde sarıyor yaralarını
bembeyaz bir anın serpilmiş misk kokularıyla
bu yanma, bu gece, bu kan kokusu ellerimizin, bu gidip gelmelerimiz
bu bizi bizden çıkarıp 'aşk' yapan yaratılış
anlıyorum seyrederken kalabalıkları
anlamak ölmektir
ölmekse aşk'a gidiş
yalnızsan eğer bakışlarım sende kalsın!
ben şimdi gözlerimde şekillenen bir akşamın yüreğime düşen şarkısındayım.
gizlice girdiğimiz bahçeden aceleyle uyku tulumlarımızı toplayıp sabahın ilk ışıkları ile birlikte kuşadası'ndan söke yoluna koyulduk. kırık dökük bir araba durdu, bizi milas yolu üzerinde bıraktı. oradan milas'a kısa bir yolculuk. milas'ta bir bakkaldan ekmek arası bir şeyler ayarlayıp biraz yemek molası verdik. hem yemek yiyor hem de etrafı kesiyorduk. aslında canımız ev yemekleri çekmişti ama aradan geçen yıllar buraları da değiştirmiş her tarafı büyük kentlerdeki gibi 'fast food' tipi yerler işgal etmişti. on beş- yirmi sene önceki otostop yolculuklarımda uğradığım milas'ın insanları canlandı bir an hafızamda. o zamanlar biz buralara inince insanlar yabancı olduğumuzu hemen anlarlardı. üzerimizdeki kıyafetler onlara biz şehirden geliyoruzu açığa vururdu. bu farklılık giysilerimizin kaliteli ya da markalı vs. oluşundan değildi elbet. en azından çok belirgin olmasa da bir giyim tarzı, yemek çeşidi farklılıkları, alışveriş yerlerinin renkliliği vb bazı kültürel ayrımlar vardı. bu geçen sürenin ardındansa durum tam tersine dönmüştü. mesela büyük şehirlerin lüks semtlerindeki lüks mağazalar ve o mağazalarda satılan moda giysileri, buradaki insanların üzerinde görebiliyordunuz. elbette derdimiz insanların nasıl ve ne giydiği, neyi giyip neyi giymeyeceği, orada olanın burada olmaması gerektiği değil, olamaz da zaten. bunlar zurnanın son deliği, bizim derdimiz kendi değerimizi üretememek ve dolayısıyla popüler kültürün buraları da kendine benzetmesiydi. e tabii o zamanlar televizyon tek kanallıydı, şimdi ise varın siz sayın. o zamanlar gençler "sınıf bilinci!" türünde şekillenirken yıllar içinde evrim geçirmiş ve 'televole!' sınıfına terfi etmişti. bir zaman sora "yersiz yurtsuzluk", kimliksizleşme belleksizleşme, aidiyetin silinip yerine evrenselleşmenin konmaya çalışılması sonucunda da... bu arada biz bunları konuşurken önümüzden iki genç geçiyor. tam da konu mankeni gibi. onların dış görünüşlerinde konuştuklarımızın bir özetini görüyoruz. murat'la bakışıyoruz. yaşam her an vurduğu ardı arkası kesilmeyen tokatlarla bizi şaşkına çeviriyordu. biz, bize sunulan her şeyi akıl ve kalp süzgecinden geçirmeden aynen alıp üstümüze geçirmişiz. hayatın her alanında böyle bu. geçirmişiz ama bol duruyor işte üstümüzdeki elbise. oturmuyor bir türlü bedenimize. bu iş öyle, bu konular üzerine bol-bol konuşmakla da düzelmiyordu. yaşam bir köşeye oturup düşünenler değil düşündüğünü hayata geçirenlerle şekilleniyordu. var olanı görmezden gelip kolaycı bir tavırla reddetmekte olmuyor, olmuyordu çünkü yaşanılan bu gerçek gün gibi apaçık karşınızda duruyordu. kötülemek, yok saymakla da iş bitmiyordu. kötülediğiniz, yok saydığınız şeyin yerine bir şeyler koymanız gerekiyordu. kelimenin tam anlamıyla bir örneksizlik yaşıyorduk; biz örneğimizi "oku'mayı" unuttuk!
tekrar yola koyulduk. bir kamyonet bizi yatağan-marmaris çıkışına kadar götürdü. marmaris sapağında biraz fazla kaldık, kimse bizi almıyordu. biz de tekrar yürümeye karar verdik. iyi ki yanımıza çekirdek almışız. bir yandan çıtlıyor, bir yandan da yürüyüp otostop çekiyorduk. ilk benzin istasyonunda mola vermeyi düşünüyorduk ki bir araba durdu. yine her zaman ki gibi arabaya balıklama bir dalış. bu sefer haldun'u şoför yanına oturtamadım, çünkü şoförün yanında başka birisi vardı. içerde son sesine kadar açılmış bir kaset çalar (üstelik hoparlörler arkada tam da kafamızın yanındaydı) ve cazır-cuzur bir ses gürültüsünde varolma savaşı veren mahzun-i şerif; "yuh-yuh çalanlara/ yuh nefsine uyanlara" çok da sevdiğim bir parça ama gel gör ki yine o cazır-cızırtı.
ezanın bitmesiyle düşüncelerden sıyrılıp camiye girdik. akşam ibadetemizi yaptıktan sonra imamla tanışıp görüştük. konyalı olduğunu ve on iki senedir imamlık yaptığını söyledi. esasen köyün camisinde vazifeliymiş ama yazları burada görev yapıyormuş. biz de istanbul'dan geldiğimizi ve mesleklerimiz üzerine biraz lafladıktan sonra konuyu ezan meselesine getirdik. eğer izin verirse ses tesisatına bir bakmak istediğimizi (bu arada ben müzisyen olduğumu söyledim) imkanlar elverdiğince bir ses tonlaması yapabileceğimizi dile getirdik. hoca 'niye, nesi var ki?' dedi. biz durumu elimizden geldiğince izah ettik. haldun (orta sahayı sağlam tutup tam saha pres yapıyordu) 'hocam, aslında sesiniz çok güzel, ama o güzel ses bu cızırtıda kayboluyor, makamınızın etkisi hissedilmiyor. eğer izin verirseniz iki dakikada şu tesisatı ayarlayalım sesiniz ve ezanın güzelliği ortaya çıksın!' sonunda bir 'olur' aldık. tesisatı gördüğümüzde yanılmadığımızı anladık. tam düşündüğümüz gibi çok kötüydü. öylesine konmuş en ucuzundan bir tesisattı. 'sesi veriyor ya , yeter' mantığını gün ışığına çıkarıyordu. zaten kullanılan metal hoparlörler hemen her camide görebileceğiniz cinstendi. üstelik olağanüstü güzellikteki minarenin üzerinde çok kötü duruyordu. kullanılan mikrofonu anlatmaya gerek yok sanırım. hemen işe koyulduk. amplifikatörün gücü hoparlörlere göre hayli fazlaydı. bir de daha çok duyulsun diye volüm düğmesini biraz fazla açınca sesin niye çatladığı anlaşılıyordu. verdik mikrofonu hocanın eline 'konuşun hocam' dedik. ben tesisatın başında haldun da bahçede… çıkan sesi kontrol ediyor ve yumuşatmaya çalışıyorduk. cami hoparlöründen her zaman ezan sesi duymaya alışmış olan esnaf bu sefer; 'ses kontrol, bir-iki, ses kontrol, oldu mu?' gibi kelimeleri duyması belki de epeydir yerini dahi unuttukları camiyi onlara hatırlattı. (orada namaz kıldığımız sürece cemaat zaten üç kişiyi geçmemişti, sürekli bizle beraber namaz kılan diğer kişi belediyenin çay bahçesine bakan musa öğretmendi.) toplanan esnafın aşağıdan bize meraklı gözlerle bakması görülmeye değerdi doğrusu.
sonuçta ses gerçekten (bu imkanlara rağmen) daha bir güzelleşmiş en azından cızırtıdan kurtulmuş biraz da olsa sese bir yumuşaklık gelmişti. ama yeterli değildi. biraz daha uğraşmak gerekiyordu. fakat işin üzücü tarafı imamın 'ya boş verin, idare eder' diyerek olaya noktayı koymasıydı. canımız sıkılmıştı. neden böyle oluyordu? bizler niye her konuda emaneti zayi ediyorduk? çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da asıl suçlu bu insanlar değildi. dedelerimiz, dedelerimizin babaları, 'mezar taşlarını saydığımız' kuşaklardı. tüm bu sorunlar belki de çok-çok öncelerden beri yüzleşilmeyen, çözülmeyen, kaçılan sorunların birikmiş tortularıydı. ruhsuz, heyecansız, estetiksiz insan tipi birkaç kuşak içinde olgunlaşıp ortaya çıkmıştı. aman sende! idare ediyor sloganı, geçmişi kutsayan muttaki, maceradan, heyecandan uzak vatandaş profili; her şeyi paraya, ekonomiye bağlayan basiretsizlik... siz de bir hoparlör meselesini amma büyüttünüz diyenlere yaşamın sırrının ayrıntılarda gizli olduğunu bir kez daha hatırlatmak gerek sanırım. hep küçük şeylerdi bizi bizden alıp bizi bize yabancılaştıran! şeytan büyük uçurumlar için önce küçük çukurlar kazıyor! ne olurdu sanki bu iptidai tesisat yerine (bizim müzisyen tabiriyle) 'baba gibi bir tesisat' döşense ve insanın o doğal, içten, samimi ve güzel sesine yakın bir ses elde edilse; (hatta küçük, yoğunluğu olmayan yerlerde uygun bir yükseklikten çıplak sesle okunsa. orada kaldığımız günlerin birinde namaz öncesi elektrikler kesilmişti. hocanın cami avlusunun duvarına çıkıp koya doğru dönerek eli kulağında çıplak sesle insanları ibadete çağırmasının bizdeki etkisini anlatmaya sanırım hiçbir kelimenin gücü yetmez. tüylerimiz diken -diken olmuştu. o an çocukluğumun istanbul'unda aksaray valde sultan camii'nde okunan ezanlar geldi gözümün önüne. yoldan geçen turistlerin nasıl büyülenerek bu çağrıyı dinlediklerini asla unutamam.) belki biri o güzel sesin hatırına namaza gelir, hele böyle tatil beldelerinde ola ki bir turist .... çok mu zor? hiç de değil; biraz ince bir anlayış ve biraz gayret hepsi bu. (hocaya bodrum'a gidip yeni bir tesisat almak için restoranları, pansiyonları bütün esnafı tek - tek dolaşıp yardım istemeyi teklif ettiğimizde, teklifimizin cevapsız kalacağını zaten biliyorduk.)
mahzun-i şerif dinleyerek tatilimizin ilk durağı marmaris'e geldiğimizde yolculuğa başladığımız şehre geri döndük sandık. hemen bir minibüse atlayıp eski dostumuzun yaşadığı marmaris'in küçük bir kasabasına geldik. biraz sohbetten sora yolculuğun yorgunluğunu atmak için kasabayı gezmeye başladık. denize girmek için sesiz sakin bir yer aramaya koyulduk. koyun tamamı yine o plastik beyaz şezlonglarla doluydu. üstelik halka açık olmasına rağmen sahilin neredeyse tamamına yayılan şezlongların hepsi de ücretliydi! neyse... uygun bir yer bulup denize girdik. çocuklar gibi eğleniyorduk. bir ara kayalardan suya balıklama atlayış denemelerine geçtik. bu işi öylesine beceriksiz yapıyorduk ki karınlarımız her defasında suya çarpmaktan domates gibi kızarmıştı. birbirimizin atlayışıyla alay edip gülüşüyorduk. ama bu beceriksizliğimizle eğlenenlerin yalnızca ikimizin olmadığını gülerek parmaklarıyla diğer insanlara bizi gösterenleri fark edince anladık. hemen, hiç bozuntuya vermeden (kızarmış göbeklerimizi de saklayarak) ağır-ağır sudan çıktık. kumların üzerinde hiçbir şey olmamış gibi biraz oylandıktan sonra giyinip kasabanın içlerine doğru yürümeye başladık. bizi tatsız bir sürpriz bekliyordu.
akşam ibadeti için camiye girip ben şadırvana doğru yöneldiğimde murat içeri giriyordu. bu arada ezan başlamıştı. abdest almaya başladım, nasılsa yetişirim diyordum fakat ezan öyle çabuk okundu ki cemaati kaçırmamak için içeri girdiğimde çoktan kamet okunmuş ve namaza durmuşlardı bile. alelacele cemaate katıldım. rekatlar birbiri ardınca öyle hızlı kılınıyordu ki ne zaman başladık ne zaman bitirdik anlayamadım. aptallaşmıştım, büyük bir saygısızlıktı bu ve sinirlerim bozulmuştu. namaz bitince bu durum bende patlamaya dönüştü; 'hoca efendi, allah aşkına bu nasıl namaz! bir yere mi yetişiyoruz, ne bu acele? alay mı ediliyor?' diye sesimi yükselterek itiraz etmeye başladım. benim bu ani çıkışımdan dolayı imam ve zaten on-on beş kişiden oluşan cemaat bir an için dondu kaldı. zamanın o en kısa aralığında birbirimizi süzüyorduk. derken murat da kendini tutamadı ve 'sizler bu işten sorumlu değil misiniz? neden ikaz etmiyorsunuz? ' diye cemaate söylenmeye başladı. zamanın bu en kısa aralıkları birbirine bir film şeridi gibi eklenip önümüzden hızla geçerken birden ortamın havası buz gibi oldu. hepimiz şaşkındık ve bizden başka herkes tek kelime etmeden sünneti kılmak için caminin dört yanına dağılıyordu. biz bulanık bir göle atılan iki küçük çakıl taşı gibi etrafımıza dalgalar yayarak sessizce olduğumuz yere doğru çöktük. hoca efendi yine aynı hızda sünneti de kılıp el-fatiha deyip çıktığında cemaat de tek kelime etmeden arkalarına dahi bakmadan birer-birer çıktılar camiden; hepimizin yanında bir suçluluk duygusu! sonunda biz de ışıkları söndürüp terk ettik bu gemiyi!
yolda yürürken hala olayın şokunu yaşıyorduk. biz söylenirken cemaatin o şaşkın bakışlarını hiç unutmayacağız; o bakışlarda unuttukları ve belli ki rutinleştirdikleri bir şeyin hakikatiyle tanışma şaşkınlığı vardı. biz de şaşkındık. ben bir ara yaşanılanın gerçek mi yoksa bir hayal mi olduğuna bile tereddüt ettim. zira böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştım. hatta kendime şaşırdım böyle bir tepki nasıl verdim diye. murat ise daha önce bir-iki sefer aynı olayı yaşadığını dile getirdi. fakat bizi içten içe rahatsız eden şey bizim bu olay karşısındaki yanlış davranış biçimimiz ve performansımızın yetersizliğiydi. pekala namaz sonunda hocayı bekleyip güzelce oturup onunla konuşabilir ve birbirimizi irşad edebilirdik. bu iş öyle çabucak öfkesine yenik düşüp hemen sağa sola bağırmakla olmuyordu. kamil insan farkını bir kez daha anlıyorduk. tekamüle ulaşma yolunda atacağımız daha nice adımlar vardı ve belki de bizi olgunlaştıran yanlışlarımızı görebilme sanatıydı! hayat bir imtihan yeriydi ve bizler sürekli deneniyorduk.
bir şeyler atıştırdıktan ve olayın şokunu biraz üzerimizden attıktan sonra dostumuzun dükkanına gidip sohbete başladık. o sırada yanımıza bir genç gelip selam vererek oturdu. genç adam 'abi camide çok iyi yaptınız, iyi oldu kendimize geldik' demez mi. meğer o da o sırada camideymiş. bu durumun sık-sık yaşandığını imam da dahil hepsinin esnaf olduğunu aceleciliğin bundan kaynaklandığını söylüyordu. yaşanılan olayın kasaba da hemen konuşulmaya başlandığını genç adamın ağzından duymak da hayra alametti doğrusu. nitekim yatsı namazı için gittiğimizde ağır-ağır huzurlu bir namaz kıldık. ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla birlikte denizden karaya doğru ufak bir ırmak gibi uzanan suyun üzerinde yüzen ördekleri biraz seyrettikten sonra yolculuğumuzun ikinci durağı bordum'a doğru yola koyulduk.
marmaris'in çıkışında bizi bir minibüs aldı. uzun bir süre, ağır-ağır, kıvrıla-kıvrıla dağı çıktık. marmaris ve daha sonra özellikle gökova körfezi'nin yukarıdan görünüşü nefisti. çıkışı bitirdiğimizde gözlerimiz aşağıdan bize bakıyordu. manzaranın güzelliği bizden gözlerimizi çalmıştı. o an kördük!
temiz havanın verdiği zindelikle sabah kendiliğimden uyandım. hava henüz aydınlanmamıştı. uyku tulumunun içinde yana doğru döndüm, murat da uyanmış kalkmak üzereydi. etrafta kimsecikler yoktu. kıyıya vuran minik dalgacıkların sesinden başka bir ses de duyulmuyordu. kalkıp deniz suyuyla abdest aldık. şezlongların(!) yanına uyku tulumlarını serip sabah ibadetimizi yaptık. güneşin doğuşunu bekledikten sonra ben (bir-iki hafta önce bir seriye başlamıştım esma'ül hüsna'ları yorumluyordum) üzerinde çalıştığım allah'ın isimlerinin yazılı olduğu defterimi murat da akşamdan hazırladığı oltasını alıp iskeleye gittik. murat iskeleden oltasını ya rezzak! (4) deyip denize atarken ben çay bahçesinde zü'l celali ve'l ikram (5) esmasını resme döküyordum. güneş iyice yükselip yavaş-yavaş insanlar ortalıkta görünmeye başladığında malzemelerimi toplayıp murat'ın yanına doğru yürümeye başladım. tekrar çay bahçesine geldik. balık tutamamıştık ama zü'l celali ve'l ikram bana resmimi tamamlamayı nasip etmişti. keyifli bir şekilde resme geçirdiğimiz esmaya bakıyorduk. sonra kahvaltı için orda tanışıp arkadaş olduğumuz bakkal yusuf'tan (erzurum'dan iki sene önce buraya gelmiş ve burada evlenmiş, çoğu zaman oradaki sıcak arkadaş sohbetlerini, para ve müşteri telaşı kokmayan samimi ilişkileri bize büyük biz özlemle anlatıyordu. bir yanı erzurum'daydı yusuf'un. şimdi bu gurbet yerinde bir başka yusu'un yalnızlığını büyütüyordu. gözleri ağzından dökülen kelimelerden çok daha önce anlamını veriyor, kendi düştüğü kuyusundan bize bir başka yusuf masalı anlatıyordu.) sıcak ekmek, zeytin, peynir ve domates aldık. belediye çay bahçesinin o güzel tahta sandalyelerine kurulup kahvaltımızı ederken yusuf, annesinin yeni yaptığı börekten bize de getirdi. o da oturdu yanımıza, derken musa öğretmen çaylarla yanımızda beliriverdi. bakkal yusuf, musa öğretmen, murat ve ben, hepimiz birbirimizin kuyusunda birbirimizin öyküsüne karışırken karşımızdaki o nefis manzarayı seyrediyoruz. aslında seyrettiğimiz manzara değil, biz o manzarayı oraya çizeni tefekkür ediyoruz! ve ruhlarımız çok-çok öncelerden gelen bir tanışıklığı o ana taşıyordu.
yemek faslından sonra keyif çayı ile sohbete devam ettik. ben çantamdan paul klee'nin modern sanat üzerine verdiği bir konferansı içeren kitabını çıkarıp okumaya başladım. murat da ufak boyutlu kur'an mealini çıkarıp rast gele ortasından bir yerlerden okumaya başladı. çayın kokusu, dalgaların sesi... keyfimize diyecek yoktu doğrusu. ben o sırada kitabın çok ilginç bir yerine geldim. klee psişik-fizyonomi adı verilen konuyu kısaca anlatıyordu. bu konu kafamı uzun zamandır meşgul ediyordu. bir sohbetimizde murat'la bunu konuşmuştuk. insan güzelliğinin tözünü araştırıyordum. özellikle de kadın bedeninin çekiciliğinin nedenlerini. zira tatil müddetince de etrafta gördüğümüz kadınların vücutlarındaki formal farklılıklar 'neden biri diğerine göre daha çekici? ' sorusunu sormama neden oluyordu. bu çekiciliği sadece cinsellikle açıklamak okyanusun kıyısında yüzmek olabilirdi ancak. kendi çalışmalarım açısından baktığımda; bedenin sahip olduğu eğriler, bu eğrilerin birbirleriyle eklemlenişlerindeki ritim ve armoni ve tüm bunların ötesinde sürekli "neden böyle?" sorusunu sordurtan hakikat arayışı. ben tam bunları düşünürken murat '....kadınlara, oğullara, yığın-yığın biriktirilmiş... (6) diye okumaya başladı. işte beni meşgul eden işin estetik kısmının hakikatini anlatan söz. kainat kitabında ise bunun karşılığını bulmamız gerekiyordu. hemen her konuda olduğu gibi asırlardır bu soruyu da rafa kaldırmıştık. resim, heykel, müzik bunlar malayani şeylerdi. pekala ama, yaş ve kuru ne varsa kaydedilmemiş miydi levhalarda?! ne yapalım "kınayanlara selam, yola devam!"
bodrum'a doğru giderken marmaris ve gökova körfezini bir hayli geride bırakmıştık ki yolda bizim gibi iki otostopçu daha gördük. minibüs sahibi sağ olsun onları da aldı. önde şoför ve tabii her zaman ki gibi haldun, arkada ise ben ve iki yeni otostopçu. görüntü çok iyiydi arabayı dolmuşa çevirmiştik ve halimizden pek memnunduk. ben arkada genç otostopçularla muhabbete daldım haldun da önde şoförle konuşuyordu. çocuklar izmir'e gidiyormuş. hemen yanımda oturanı yarın vatani görevine başlayacakmış izmir bornova'da. tabii tahmin edeceğiniz gibi muhabbet bundan sonra bir süre askerlik anıları geyiğiyle sürdü. çocukları izmir sapağında indirip biz yolların o çekici macerasına doğru ilerlerken arabayı bir sessizlik kaplamıştı.
bodrum'un o şirin kasabasına geldiğimiz günün akşamı, kasabanın girişinde sağlı sollu sıralanan hediyelik eşya satılan tezgahları dolaşmaya koyulmuştuk. seramik kap kaçaklar ilgimi çekmiş özellikle de sırları çok hoşuma gitmişti. bu ilgiden memnun kalan tezgahtaki kız malını tanıtmaya başladı. ben de seramikle uğraştığımı söyledim. derken genç kız grup halinde kaldıkları sanat atölyesinden bahsetmeye başladı. kasabadan biraz uzakta sonatçıların gelip ziyaret ettikleri bazen çalışmalarını yürüttükleri bir akademi olduğunu ve bütün yıl boyunca açık olduğunu anlattı. özel bir bankanın yardımlarıyla kasabanın dışında (söylediğine göre bin yıllığına kiralanmış bir arazide!!) kurulmuş. hatta şu sıralar fransız bir heykeltıraşın atölyede çalışmakta olduğunu söyleyip, yapıtlarını bize anlatmaya başladı. ben de görmekten memnun olacağımı belirttim. bunun üzerine o da bizi akademiye davet etti. telefon ve adresi verdi.
bir-iki gün sonra telefonla randevulaşıp oraya gitmek için yola koyulduk. yürüyerek kasabanın dışına çıkıp esas köyün kurulduğu bölgeye geldik. orada köy yemekleri yapan ilginç bir lokantada yemeğimiz yedikten sonra tekrar yola koyulduk. (ben güzel yemeklerle beraber diş dolgumu da yutmuştum!) niyetimiz yürüyerek gitmekti ama güneşin etkisiyle bu fikirden vazgeçip bir süre sonra otostop çekmeye başladık. bizi eski bir pikap aldı ve akademinin oraya kadar getirdi. ağaçlar arasında tipik akdeniz ve ege sahillerinin o bildik beyaz badanalı evlerinden farklı modern ve çevreye uyumla siyah renkli yapılarla karşılaştık. genç bir ressam adayı bizi karşıladı ve bekleme salonuna aldı. yalnız genç sanatçı kardeşimizin burada sigara içilmediğini belirtmek için yasak kelimesini kullanması çok hoşuma gitmişti; sanat, sanatçı ve yasak! biz bu üçgenin yasak kısmında payımıza düşen açımızı hesaplıyorduk!
çok geçmeden bizi davet eden genç kız elinde fransız sanatçının işlerinin yer aldığı bir katalogla yanımıza geldi. biz kataloga bakarken fransız heykeltıraş içeri girdi. orta yaşlarda uzun boylu biriydi. kısa bir tanışma faslından sonra bize diğer işlerinin yer aldığı başka bir katalogu daha gösterdi. oradaki yapıtlar daha açıklayıcıydı. biraz inceledikten sonra işlerinin oldukça etkileyici olduğunu ve işlerine ve tekniğine yakın çalışan çok önemli bir ingiliz heykeltıraşın bir sergisini birkaç yıl önce istanbul’da gördüğümü söyledim. kendisi ingiliz sanatçıyı çok severmiş ve benzerlikleri onayladı ve sonra da ayrıldıkları noktaları izah etmeye başladı. (bu sırada murat yasak! üzerine bizden uzaklaşıp bahçeye çıktı ve sigara molasında bizi rahatlıkla görebileceği bir yere oturdu.) aslında niye uzaklaştığını biliyordum, çünkü onun ilgisin çeken, biz fransız sanatçıyla sohbet ederken gerek sanatçının gerekse etrafındaki sanatçı adaylarının vücut dilini daha iyi görebilmekti. çünkü gerçekten, kimi sanatçının fotoğraflarını çekiyor kimisi de hayran-hayran seyrediyordu. yüzlerde sanatçıya karşı sürekli var olan iple gerilmiş gibi bir tebessüm her ne hikmetse sanatçı gittikten sonra yerini düz bir çizgiye bırakıyordu!
daha sonra fransız sanatçının çalışmalarının dayandığı estetiği fark ettim. modern sanatın büyük ustalarından piet mondrian'ı çok sevdiğini kendi sanatı üzerindeki etkisini reddetmediğini ve ayrıldıkları noktaları mondrian ile kendi eserlerinin arasındaki ilişkiyi hoş bir alçak gönüllülükle anlatmaya koyuldu. (oysa bu görüşmeden yarım saat sonra üst kattaki kütüphanede otururken tanınmış bir kadın yazarımız gelmiş kitaplarıyla ilgili ayak üstü sohbette murat ona marquez'i sever misiniz diye sorduğunda o, hemen kendi eserini savunmaya başlamıştı!)
sohbetimiz sırasında modern sanat tarihindeki ustaların yapıtları ile fransız sanatçının yapıtları arasında kıyaslamalar yaptık. o ise hiçbir komplekse kapılmadan büyük bir memnuniyetle söylediklerimi dinledi ve o sanatçılarla kıyaslanmaktan memnun oldu. fakat bu sohbet sırasında ilgimi çeken şey etrafımızdaki diğer sanatçı adaylarının sohbete hiç katılmamaları ve arada bir fotoğraf çekiyor olmalarıydı. bu halimizle nasıl bir görüntü oluşturuyorduk acaba! o sırada dışarıda oturup bizi dikkatle seyreden murat'ın böyle uzakta durup olan bitene bakışını ve neler düşündüğünü anlayabiliyordum.
bizi bu altı günlük yolculuğu yazıya döküp kalıcı kılmaya iten şey, yıllar öncesiyle şimdinin arasında kalanlardı; kendimize, değerlerimize yabancılaşma ve hayata karşı duruşumuzdaki farklılıklar ve de yaşanılan olayların bir irdelemesini yaparken bunların üzerimizdeki izdüşümleriydi. dolayısıyla kaderin bizi bu madde aleminin zaman ve mekan yolculuğunda getirdiği ve getireceği konuma bir bakıma şahit olma merakını ve belki biraz da gençlere, genç kalan yaşlılara bir küçük mesaj olur beklentisini paylaşabilme arzusuydu. önümüze gelen sahneler bize bir kez daha alışılmış düşünme, konuşma ve algılama durumunun gözden geçirilmesinin şart olduğunu gösteriyordu. her şeyden önce kendimize kayıtsız kalamıyorduk. gerek birey olarak yaşadığımız allah'la aramızdaki dikey ilişkinin ikilemleri gerekse insan-insan ilişkisi olarak yaşadığımız (ya da yaşamayı neredeyse unuttuğumuz) ilişkiler yumağının 'ideal' olarak gözden geçirilmesiydi dileğimiz. bunu yaparken ya da yapmaya çalışırken ise alışılmış yaşam ve söylev kalıplarının dışında bu 'ideal'in tam da ortasına girip çıkmak, çıkmaya çalışmak, bizzat orada bulunmak, okuduklarımızı, dinlediklerimizi dilimizin kuru teoriğinden kurtarıp yaşamın pratik yanına geçirmekti. nitekim basit bir tatil yapma ihtiyacının bile artık neredeyse ekonomik nedenlerden dolayı bir lüks olmaya başlaması (hatta olması) ya da unutulmaya yüz tutmuş bir gerçeklik olarak tatil anlayışının sadece sorumsuzca eğlenilen ve bedensel yorgunlukların atıldığı boş bir zaman aralığı olduğu yanılgısı, bütün bunların dışında bir de tatil için seçilen yerin takva dairesinde! ve nefis mücadelesi safhasındaki yeri gerçekten düşündürücüydü. maddi ve manevi olarak bakıldığında bizde oluşansa zorlu bir imtihanın ortasına balıklama bir dalış ve rabb'e sığınarak ''somut cemaatten soyut cemaate'' terfi edebilme imkanlarını her türlü ortamda arayabilme gayretiydi. dolayısıyla bu gayret kişiliğin o onurlu anahtarını kalbine asıp var olabilme, tebliğ edebilme, ön safta durabilme ruhunun gerçekleştirilebilip gerçekleştirilemeyeceğinin merakı olarak bizde yerini alıyor, allah'ın resulünü ve arkadaşlarını bu çağın gerçekliğinde ve bulunulan mekanlarda görebilme çabasına dönüşüyordu. biz korolar halinde her kafadan bir ses çıkarıp bağırmaya devam ederken 'birileri' bu bağırtıları belli bir ses aralığında düzenleyip çaktırmadan istediği gibi bize dinletiyordu! kaybolan değerler bulmacasında bizim yerimiz yukarıdan aşağıya sıralanan boş karelerde 'kendine yabancılaşma' olarak yazılıyordu.
istanbul'da tatil heyecanı ile sırt çantalarımızı hazırladığımızda bir an önce sabahın olmasını istiyorduk. on beş sene aradan sonra ilk kez beraber yolculuk yapacaktık. nihayet sabah olup yola çıktığımızda az kalsın yalova vapurunu kaçırıyorduk. bu heyecanla üç saat sonraki gemiyi oturup beklemek hiç de hoş olmazdı doğrusu. yalova'da gemiden inip şehir dışına doğru yürümeye başladık. istanbul'un o insanı saran havası yavaş-yavaş etkisini kaybediyordu. üzerimizde eski günlerdeki gibi tatlı bir otostop macerası heyecanı vardı. zamanın üstümüzü örten perdesini aralayıp ellerimizi otostop için ilk kez kaldırıyoruz. güneş yakıcı altın sarısı çocuklarını bütün şehre yayıp ve özellikle de üzerinde durduğumuz asfalt yolu hararetiyle esir aldığında biz sırtımızda çantalarımız ve uyku tulumlarımız.....
--- o --- o --- o --- o --- o --- o --- o --- o --- o ---
(1) kur’an-ı kerim al-i imran suresi 191. ayet
[onlar ki dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında allah'ı anar, (ve) göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünürler:
‘‘ey rabbimiz! sen bunları(n hiç birini) anlamsız ve amaçsız yaratmadın. sen yücelikte sınırsızsın! ...]
(2) kur’an-ı kerim mülk suresi 5. ayet
[biz, yeryüzüne en yakın olan gökleri ışıklarla süsledik ve onları (insanlar arasında bulunan) şeytan-ruhluların boş ve anlamsız spekülasyonlarına konu yaptık ... ]
(3)el-müstean; yardım istenen
(4)el-rezzak; rızıkları halkeden ve kullarına bahşeden ve her canlının rızkına kefil olan
(5)zü’l celali ve’l ikram; ululuk ve ikram sahibi
(6) kur’an-ı kerim al-i imran suresi 14. ayet
[kadınlara, çocuklara, altın ve gümüş (cinsin)den birikmiş hazinelere, soylu atlara, sığırlara ve arazilere yönelik dünyevî zevkler insanoğlu için çekici kılınmıştır. bütün bu zevkler dünya hayatında tadılabilir, ama hedeflerin en güzeli allah katında olanıdır.]
16.08.2002
Murat Çelik-Haldun Arslancan
12 Eylül 2008 Cuma
Beni Bırakma..

seni gördüğüm ilk andı kalbimle ilk gerçek tanışmam…
orada çimlerin üzerinde gülücükler dağıtıyordun etrafa… o kalabalığın içinde neydi bana doğru bakmana sebep, onca şatafatın içinde bendeki suskunlukta neyi fark etmiştin, nasıl dikkatini çekmiştim hala tahmin edemiyorum; ama bir anda gözgöze gelmiş ve öyle kalmıştık…
ben utangaçlıktan kızaran yanaklarımla uzaklaşırken oradan, hayatımda ilk defa ve tek defa; ne önce, ne sonra, o gün dışında hiç yapmadığımı becermiş, ve birden yolumu çevirerek yanına gelmiştim. bugün olsa inan yapamam aynı şeyi, inan çıkmaz o cümleler, ama nasıl bir cesaretse o, söyleyivermiştim bir çırpıda: “sakın yanlış anlama, ya da anla bilmiyorum; ama gerçekten çok çok çok güzel bakışların var… ve yüzündeki gülümseme insana herşeyi yaptırır…”
bir gülümseme daha armağan etmiştin bana, muhtemelen cesaretim için, ve ilk defa orada söylemiştin: “öyleyse beni bırakma!...”
cahillik başa bela, bugün olsa her bir anını yazar çizer, ne yapar, ne eder, kaydeder saklarım, ama başlangıçtaki en güzel anlarımızı nasıl geçirdiğimizi, neler yaptığımızı şimdi pek hatırlamıyorum… aklımda kalanlar ancak senin etrafında nefes alabildiğim, ve ancak senin gülümseyişinle var olabildiğim…
ha bir de o gün; o müthiş gün…
ders çalışmaktansa senin yanında olmak niyetiyle adım atmıştım okul kütüphanesine… ikinci katta cam kenarındaki masada, karşımızda ucu bucağı gözükmeyen ormana bakarken kurmuştuk hayalini evimizin; bahçeli, teraslı kocaman evimizin… ders notlarını kenara almış, boş bir sayfa çıkarmış, planını bile çizmiştik… dahası, dayanamamış, yüzüm kızararak çıkarmıştım baklayı ağzımdan; senden bir bebeğim olmalıydı, senin kadar güzel gülümsemeli, hep senin gibi olağanüstü kalmalıydı…
ilk defa orada, ilk defa o gün yüzünün kızardığını, ilk defa elinin ayağının birbirine dolandığını görmüştüm… “bebeğim,” demiştin,”sakın, sakın beni bırakma…”
hayatımdaki ilk yaz tatilimdi seninle çıktığımız yolculuk… kaç yerde dolanıp, kaç yerden vazgeçip de konaklamıştık o son kasabada… iskelesinden baktığımızda dibini görebildiğimiz tertemiz denizinde kulaç atmayı öğretmiştin bana… denizin kendisi gibi pürüzsüz kumsalında elele yürümüş, hiç yıkılmayacakmış gibi özene bezene kaleler yapmıştık incecik kumdan… dalgayı beklemeden kendimiz yıkmıştık yine, nasıl olsa nicelerini yaparız diye… son gecemizde şık elbiselerimizle dizlerimize kadar denize girdiğimizde fısıldamıştın kulağıma “lütfen beni bırakma” diye…
mikrofondan sesim yayılıyordu gecenin yalnız insanlarının odalarına… kendi yaralarım ne kadar kapalıydı hesap etmeden, başkalarının dertleriyle muzdarip olma aptallığındaydım… palyaçonun hikayesindeki gibi üzerime alınırken her hüznü, kendi ilaçlarımdan ölesiye uzaktım… bir çözüm peşinde koşarken kurduğum acemi kelimelere sığınanlar şükran habercileri gönderirken gizli saklı, ben onların karmaşık cümlelerinin köleliğini sürüyordum belli etmeden… bir gece “ismini vermek istemeyen” konuk olmuş; hattın diğer ucundan hayatın güzelliklerinden bahsetmiş, dibimizdeki o gizli saklıların bazen ancak birileri “orada” dediğinde fark edilebileceğini anlatmıştı, ama telefonu kapatırken de rumuzunu belli etmiştin zekice: “bizi gecelerde yalnız bırakma…”
okyanus ötesi ayrılık düşünce aramıza, ve kıvrak zekanla ince hesaplar yaparken, “sen git başka şeyler organize etmeye uğraş, bak ben bizi buluşturma derdindeyim” demiştin…
saçma sapan görünürdü, sadece filmlerde olduğunu zannederdim; tam kapıdan girmek üzereyken birden elindeki bavulu bırakmış, güvenlik görevlilerinin şaşkın bakışları altında koşarak yanıma gelmiş ve üzerime atlamıştın adeta… “bak seni bırakıp gidiyorum sanma, sakın cesaret alma, beni bırakmaya kalkma!..” derken gözlerinden düşen damlalar gülümseyen dudaklarının yanında aşağıya doğru iniyorlardı…
ne çetin bi kış mevsimiydi o sene yaşanan… ben olanca ciddiyetimle iş adamı olma çabasına erkenden girişmişken, sen hayatın ne başka güzelliklerinin varolduğunu kanıtlıyordun bana, sadece yanımda varolarak… olgunluğumla tanışma derdindeyken, pas geçtiğim çocukluğumla buluşturmuştun beni bir gün… karlarda yuvarlanırken umarsızca, kıpkırmızı olmuş yüzünde yakalamıştım o hikayeyi; örgü eldivenli çocuğun köşesine çekilip, kardan adam yapanları imrenerek seyredişini… çocukluğum kadar kocamanlığımı da gözüne kestirmiştin belli ki, “bırakmayacaksın beni, biliyorum” demiştin elindeki kartopunu yere bırakırken…
ne kadar uzun zaman geçti gidişinden bu yana; biliyor musun ki ben aslında hala bırakmamışım, bırakamamışım seni…
yerine kimseyi koyamayacağımı bile bile birilerini yeniden sevmeyi denemişim, ama senin saklandığın köşesini kalbimin özenle kapatmışım, kimseye vermemişim…
hep kaçak olmuşum, bana yaşamını sunanlara bir adım geride kalmışım, çuvallamışım… “ne olur beni bırakma” diyenleri duymazdan gelmişim…
denemişim, çabalamışım, ama hep yerimde saymışım, kaşla göz arasında yine yalnızlığıma dalmışım…
korkak demişler, eleştirmişler, çünkü seni hiç bilmemişler… ne ben anlatmışım seni, ne anlamak istemişler beni…
hayat olanca hızıyla devam etmiş, aşk hep beni pas geçmiş…
bunca zaman sonra, bir film izlemişim, silkinmişim…
geçmişlerinden ve birbirlerinden kurtulmaya çalışan bir çift, hafızasına kazınanları silmeye çabalıyor, ancak hatıraları hafızalarına karşı koyuyor… bir buz parçasının üzerinde elele yatarlarken, hayatının en mutlu anını yaşadığını söylüyor hüzün yüklü adam… gözümün önünde bir kış günü karların üzerinde yan yana uzanmışken yanak yanağa gelişimiz canlanıyor…
ardından hayranlık duyduğum yeteneğinle bizi bir kağıda karalayışın,
ve,
ve ertesi gün siren sesleri arasında elime tutuşturdukları kağıdın üzerinde senin elinden önceki gece yazılmış iki kelime:
“beni bırakma!...”
tüm cesaretimi toplayıp ilk defa buluşuyorum seninle o günden sonra…
bir taş parçasının üzerinde adın var; toprak kurumuş, çiçekler solmuş,
onca zaman buraya gelmeyerek aştığımı sanmışım,
oysa öylesine derinmiş ki izler, ne ben ulaşabilmişim silmek için, ne de üzerine geçebilenler olmuş..
isminin yazıldığı yere dokunuyorum parmaklarımın ucuyla, eskiden yanaklarına dokunduğum gibi;
gözlerinin içine bakıyormuş gibi yapıyorum,
ve mırıldanıyorum çaresiz, yıllar sonra:
“beni bırakma…”
10 Eylül 2008 Çarşamba
Sevgi Sonunda Yanmayı Getirir!..

Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!. Tanıştığın “sonluğun” kendisiyle, göze göze gelmenin farkındalığıyla sev beni... Ne Leyla gibi, ne de Şirin gibi...
Tanıştığın “sonluğun” kendisiyle, göze göze gelmenin farkındalığıyla sev beni...
Ne Leyla gibi, ne de Şirin gibi...
Benliğinin “aşk” tutkusuyla kavrulmasına izin vermeden, kendinden geçmeden...
Elimi tuttuğunda sıcaklığımı hisset yeter!
Gözüne baktığımda sığınılacak bir liman olduğunu bileyim.
Aşk, mutlu olmanın bir yolu oldu modern dünya tarihinin. Huzur vermek, huzur almaktı aslolan! Mutlu olunmayacaksa geriği yoktu... Ya da mutluluk her daim rahat olmanın diğer adı gibiydi...
Hasırlar düştü birbir ellerden, “tam donanımlı meskenlere” sığındı sevdiklerini söyleyenler. Sevseler de “vazgeçmek durumunda kalabilir” dahi oldular. “Olmazları” vardı çünkü...
Sevgi tek başına yeterli gelmiyordu
Geçti zaman...
Kurumsal şirket hissiyle yaklaştık birbirimize... Utanmasak sabıka kağıtlarımızı, temiz belgelerimizi, sigorta numarımızı isteyecektik. Güven “zamane delilik paradoksu”
Sonra “kart ekstresi” yeterli olmalıydı aşığın... Standarları vardı ne de olsa koruması gereken. Aşağısı olursa sakal, yukarı olursa “amennâ”
Bir medeniyet denemesiydi yaratanın!
Oysa bindiğimiz dalı keserken, eylemin farkında olmak gibidir yaşamlarımız.
Uzun uzadıya listeler çizilir, ardı arkası bitmeyen, şatafatlı bir hayatın sonsuz atmosferinde; daha çok para, dahaçokservet, daha güzel araba, daha büyük ev, daha...
Mülk sanılmış, tabusu hep imzalayanda kalacakmış gibi; Aidiyetliği kendinden muktedir bilir insan!
Kendi başına aşk; soyulmuş bir aile çocuğudur. Sevgiyle bezenmedikçe, acıyla pişmedikçe, yoklukla denenmedikçe bilinmez.
Ve kendi başına aşk, varlığın tek bir duyusunu kullanması gibi aciz bir meziyettir. Gormek, duymak, tatmak, koklamak ve hissetmek... “Maddi dünya tanımlamasının” bu beş verisi aşka geldiğinde bilmeyi ve anlamayı da ister.
Yaşam iki ölümlünün bir araya gelmesinden çok daha yüklüdür oysa... Onu yüklü kılan “sevgi iradesinin” evrenle tecellisidir elbette...
İşte o dem saraylar kaldırım kalburu, güzeller “makyaj çantasına” döner...
Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.
Bazen ömür boyu sürer, bazen birkaç yıl, bazen bir kaç ay!..
Sevgi ise ölümsüzdür.
Tanıştığın “sonluğun” kendisiyle, göze göze gelmenin farkındalığıyla sev beni...
Ne Leyla gibi, ne de Şirin gibi...
Benliğinin “aşk” tutkusuyla kavrulmasına izin vermeden, kendinden geçmeden...
Elimi tuttuğunda sıcaklığımı hisset yeter!
Gözüne baktığımda sığınılacak bir liman olduğunu bileyim.
Orhan TURAN
Sevgiliye Mektup

I
Bir gün sende çekip gideceksin biliyorum, bunu bile bile kalbimi açtım sana.
Seni ilk tanıdığım zamanlar geliyor aklıma öyle bir fethettin ki kalbimi çok zaman kaçmak istedim sana bağlanmaktan korktum, korktukça daha da alıştım yapamadım….kaçamadım..
Ama iyi kide kaçmamışım hayatımdasın ve ben hiç olmadığım kadar mutluyum yar
Sen bir gün gideceksin, kayacak ellerin ellerimden beynimde fırtınalar kopararak gideceksin.. ama olsun ne gelecekse de senden gelsin yar..
Bebek yüzlü yarim dilim hiç sana ‘’seni seviyorum’’ demedi, diyemedi oysa bazen bunu haykırmak istiyorum ama sana söz sevgilim sen giderken söyleyecegim…nasılsa gideceksin ya bunu bi kez olsun söyleyeyim içimde uhde kalsın istemiyorum
çünkü sen gitsen bile yerin kalbim hep orada benimle yaşayacaksın…ben buna inandım sen bu sevgiyi fazlasıyla hakediyosun senden önce aşk kavramıyla gönlüme gelenler sen gibi değildi misafirdiler ve gittiler ama! sen başkasın yar…..
bana aşkı öğreten adam ; seninle yeniden doğdum, tepeden tırnaga sen oldum oysa senden önce sanki hiç yoktum bahar gözlüm, özü sözü bir sevdiğim yüreği güzel yarim seninle nefes alıyor sensiz ölüyorum bazen hep yanımda olsan diyorum hiç uyumadan saatlerce seni izlesem bu benim en çok istediğim şey ve asla göremeyecegim bir dilek. Gözlerine dalıp öylece kalmak hani öleceksem bile bu şekilde mutlu ölmek istiyorum yar….
Ve şimdi sana sözüm, hiç kaybolma neolur hep böyle içimde yüreğimde benim mabedimde kal sen olmayınca bende yaşamıyorum çünkü; sen benim en degerlim,en özelim,hiç kimsenin keşfedemediği hazinemsin…..seni seviyorum yar…..
II
Sen hayatıma girdiğinden beri gözlerime gece olmuyor
Güneş gibi aydınlattın dört bir yanımı,
Işık verdin,hayat verdin, can verdin yar
Sana olan aşkım, sana olan özlemim dağlar kadar engin,
Kalbime sığamayacak kadar derin senden kaçamam,
Senden bir adım öteye gidemem
Aşkın benden de öte yar…
Nasıl oluyorda her anımda benimle böylesine içimde olabiliyosun bilmiyorum.
Aklımda hep ılık nefesin, sıcak gülüşün…
Özlüyorum seni yar, bu daha önce hiç olmamıştı
Tarifi imkansız karmaşık duygular içerisideyim ama mutluyum
Şimdiye kadar hiç olmadığım kadar mutluyum
Bundan böyle senin adın aşk kalacak yar….
Aldığım nefesim, aşk kokan yarim bugünde seni sana yazıyorum, seni nasıl özlediğimi,
İçimde biriktirdiğim duygu selini kagıda kaleme döküyorum
Sana biriktirdiğim onca kelimeyi hep söylemek isteyip te söylemediklerimi …
Seni ne kadar çok sevdiğimi….
Varlığın sol yanımda,
Kalbimi bıraktım avuçlarına
Yokluğunun ölüm soğukluğuna bırakma beni yar….
III
Yanımdasın sana dokunabiliyorum Nasıl mutluluk bu anlatamam.. Şimdiye dek karşıma çıkan en güzel varlıksın. Senden öncesi yok inan seninle başladım ben yaşamaya…
Dört mevsim yaşasak ta şu dünyada ben senle sadece baharı yaşıyorum
yaradanın mükafatısın yar sen bana…
Sen olmadığın zamanlarda herşey üstüme üstüme geliyor işte ozaman yakıp yıkasım geliyor dünyayı, aramıza giren yolları bir çırpıda koşarak tüketmek sana kavuşmak adına bu yolda heba olmak istiyorum….Ne kadar yanımda olsanda ben hep sana hasret kalacagım biliyorum hiç doyamayacagım oysaki senli zamanlarım su gibi akıp gidiyor ben sana hiç doyamadan
gözlerinde boğulamadan…
istemem ki başka bir el değsin tenime,istemem ki başka gözler baksın gözüme
sen gözlerime bakınca cenneti görüyorum,
elimi tuttuğunda avuçlarım yanıyor ellerim cehennem ateşi oluyor,
birde dokunmaya gör …
Hava gibisin seni soluyorum, su gibisin seni içiyorum,
aldığım nefessin sen, seninle yaşıyorum..
Bunun adı AŞK yar başka mana arama, sen hep bende kal,
ömrümü ömrüne hediye ediyorum…
Yüreğimi yüreğine koydum, hani sen yoksan bende yokum anla!
İçimi yakan bu sonsuz aşkla, ömür boyu seni hep,
bugünkü gibi sevecegimi bilmeni istiyorum
Ben senin yüreğinde müebbet hapis istiyorum yar…
IV
Aşk dedikleri işte bu olmalı, her saniye seni özlemek, yanımda olmadığın zamanlarda bile nefesini hemen yanıbaşımda hissetmek, her nefes alışımda seni solumak,seni çekmek ciğerlerime…
İlmek ilmek seni işlemek yüreğime…
Sevdiğim zaman hesapsız kitapsız severim ben, acaba oda severmi diye düşünmeden,ince hesaplar, yapmadan sadece kalbimi dinleyerek hareket ederim…
Ve yine mantığımla değil yüreğimle çıktım yola…
En ufak karşılık en ufak ilgi, sevgi beklemeden seviyorum seni
AŞK bu değil mi zaten? gerçek seven karşılık beklermi?
Seni seviyorum;
Hiçbir çıkar gözetmeden, zamane ‘’SAHTE AŞK’’larından uzak, koca bir yürekle seviyorum seni,
Dedim ya sevgili, sevdim mi hesapsız severim,korkusuz severim, sonum ne olacak diye düşünmem
Kimbilir belki de farkım budur diğerlerinden….
Her anımda seni düşündüğüm, düşündüğümde içimi titreten, benzeri asla olmayacak bir düşsün sen …
Yokluğunda öldüren, varlığınla hayat verensin
Ben bu dünyaya seni tanımaya seni sevmeye seni yaşamaya gelmişim, bundan artık eminim, Belki senin kaderin değilim ama sen benim son durağım, son çizgimsin.
Yaşadıkça sevecegim…Sevdikçe yaşayacağım seni…
V
Daha ilk gördüğümde ısınmıştım sana, sanki yıllardır aradığım sendin, aklımı başımdan alan rüzgardı ellerin, dokundu tenime…
Ben hep sendeyim,hep seni yaşıyorum seni sevmenin onurunu taşıyorum
Sen yokken bile seni yaşamak, seninle yaşamak, Allahım bu nasıl aşk böyle diye feryatlar boğazımda….Nasıl olabiliyosun söylesene böylesine her anımda? Dlimde ismin, gözlerimin önünden hiç gitmeyen hayalin...
Ey sevgilim yıllar önce sen neredeydin?
Durup durup düşünüyorum, daha önce bulmak vardı seni,daha fazla yaşamak vardı seninle,
sensiz geçen bir dakikayı bile boşuna yaşamışım sayıyorum, düşünebiliyormusun yar seni nasıl seviyorum?
Bilmelisin ki bugün kalbim nasıl sen diye atıyorsa yarın da, yarınlarda da bu hiç değişmeyecek insanın hayatı boyunca karşısına aşk ya bir kez ya da iki kez çıkar degerini iyi bilmek gerek….Ve ben bu aşkın değerini çok çok iyi biliyorum.
Seni seviyorum yar!
Anlatamayacağım kadar,düşünemeyecegin kadar ve hiç kimsenin böyle bir aşkı
Yaşayamayacağı kadar. Yeni bir Leyla oldum aşkınla....
Dokunmasın başka bir el tenime, değmesin başka gözler gözüme hasretin kurşunları düşerken yüreğime dudağımda sadece üç kelime “Seni Hep Seveceğim”
Cimcime 79
http://www.edebiyatdefteri.com/uyesayfasi.asp?edebiyat=25808
İşte Böyle Sevgili..

Bitti…
Bitmez sanıyordum ama bitti. Bu kadar acıtacağını sanmıyordum bu evden ayrılmanın beni. Nedense ayrılıklarda insan hep iyi ve güzel şeyleri anımsıyor. Şu küpleri İzmir yolundan almıştık… Halıdaki yeşil mum lekesinin sorumlusu sendin. Söndürmeyi unutup uyumuştuk. Sabah kalktığımda halıda yeşil,koca bir mum birikintisi vardı…
Kapıdan sana bakışımı hatırlıyor musun? Sorumlusu ben değildim ya, oh, istediğim gibi bakabilirdim sana. Beraberliğimiz boyunca ne çok hırpaladın beni. Neyse, oldu bitti artık.
Biliyor musun, artık beni üzemeyeceksin… bunu düşündükçe rahatlıyorum. Çalışma odanda istediğin kadar vakit geçir. Dolapların senin işte ferah ferah… Ne aptallık, seni zorla çiçek almaya götürmüştüm. Balkona çiçek dikersek sanki evin içinde de çiçek açacaktık. Küçük güveç kapları almıştım. Nane likörlü balık yapmıştım. Nereden geldi aklıma bunlar?... Neyse…
Aslında sayende zayıfladım da… Beni kınaman çok dokunuyordu bana. Lokmalarımı sayıyordun yemekte… Şimdi gülüyorum yazarken, ama sana çatal batırmayı isterdim o anlarda. Bir Pazar akşamı aniden yemeğe gelmişlerdi arkadaşlarımız. Bezelye vardı… Pilav yapmıştım. Bezelyenin kıyması kokuyor diye yemeği çöpe boşaltmıştın. Acaba o gün neden öldürmedin seni?
Aslında acaba neden öldürmedim diye düşündüğüm çok an var, ama hayret,geçip gitti hepsi…
Şu anda ağlıyorum, ağlıyorum ama kendime sinir olduğumdan ağlıyorum. Bana bütün bunları yapmana izin verdiğim için ağlıyorum.
Gitmeden, içimde ne varsa dökeceğim hepsini. Artık rahatladım. Artık bir başkasını seversin diye korkmayacağım. Artık eve geç kalmaktan, yemeği beğenmeyeceğinden, evde bir şeye zarar vermekten, uyumaktan, banyoda muslukları açık bırakmaktan korkmayacağım.
Artık istediğim kadar ballı ekmek yerim… Çok komik, şu anda görsen beni salya sümük ağlıyorum. Sevinçten ağlar gibi. Oh, sonunda bitti…
Her şeyi topladım… Bütün eşyalarımı, kitaplarımı, kasetlerimi, fotoğraflarımı, tabaklarımı, çoraplarımı, ne varsa işte…
Gitmeden senin bütün fincanlarını ve mavi bardaklarını kırmak var ama…
Niye bu kadar acıyor kalbim? Niye bu kadar zavallı hissediyorum kendimi? Nasıl yaptın bana bunu? Nasıl yaptırdım kendime bunu?
Bitmez sanıyordum, bitti. Oysa ne güzel başlamıştı. Ne güzel karşılaşmıştık… Ne güzel şeyler yaşattın bana ‘iyi bir avukat olacaksın’ derdin hep. Sen inandırmıştın beni işimde yükseleceğime. ‘Bir boktan anlamıyorsun, cahilsin kızım, kitaptan madde ezberlemekle olmaz avukatlık, hayata aç gözlerini’ derken de seviyordum seni. Benim için konuşuyordun, beni uyarıyordun…
Çok içki içmene, eski sevgililerini anlatmana da kızmıyordum. Çok kıskanıyordum seni. Bu kadar çok sevgilinin olması kahrediyordu beni… Şimdi düşünüyordum da mahsus yapıyormuşsun demek ki. Oysa ilk günlerde nasıl el üstünde tutardın beni…Fotoğraflarımı çekerdin…
Tamam işte itiraf edebilirim.
Sen evde yokken çalışma odanı karıştırp, eski fotoğraflarını ve sevgililerine ait notlarını buldum. Hepsini okudum. Senden nefret edeceğime daha çok sevdim seni. Deli gibi…
Karşılaştığımız o sabahı anımsıyorum. Ne güzeldi… Selim Bey’in ortağı Derya Hanım senin avukatındı. Nasıl da aşıktı kadın sana…
Ama sen benimle ilgilenirdin. Senin yüzünde az çekmedim o kadından. Senin yüzünden neler çekmedim ki aslında…
Yemeğe çıktığımız o ilk akşam…
Hepsini zaten niye anlatıyorum ki? Anımsamak istemeyen sensin.
Bu ayrılığa nasıl da sürükledin beni… Senden nefret edeyim diye elinden geleni yaptın… Ah, ediyorum işte şimdi… Bravo bana söylettin, evet… Vicdanın rahat değil mi şimdi? ‘Ayrılalım’ diye ben dedim sana… Bu yüzden şimdi rahat rahat içiyorsundur içkini ve kim bilir kiminlesindir. Telefonlarda sesin değişmişti, evde sorunlar çıkarmaya başlamıştın, ne yapsam beğenmiyordun, her şeye bahane buluyordun. Ben ne yapıyordum? Katlanıyordum. Aferin bana. Neden aferin bana? Çünkü sevgime emek harcıyordum. Sevgime emek harcarken karşımdaki ne yapıyordu? Seyretmiyordu bile.. Bu ilişkiyi ayrılığa hazırlıyordu. Amacı neydi? Bana söyletmek…
‘Tamam yeter, ayrılalım artık…’
Ayrıldık işte…
Bundan sonrası daha güzel olacak, biliyorum. İlk birkaç hafta kanar kalbim. Sonra yavaş yavaş geçer…
Sana bu mektubu neden yazıyorum?
1.Şu anda yeni bir sevgilin olduğunu biliyorum. Ve bu beni kavuruyor.
2.Evet, şu anda yeni bir sevgilin olduğunu ve muhtemelen bu ayrılığın sıkıntısını şu anda onunla dağıtmaya çalıştığını biliyorum. Bu yüzden senden nefret ediyorum.
3.Birlikte geçirdiğimiz güzel birkaç haftanın anısını aylar süren bir işkence ile kalbimden sökme çabanı takdirle karşılıyor,bu yöntemlerin ve zekanla benden daha iyi bir boşanma avukatı olabileceğini söylemek istiyorum.
4.Aslında hayvanın tekisin.
5.Egoistsin,cimrisin,dengesizin birisin. Ama bunlar sen birini sevmeye başladığın zaman nasıl oluyor bilmiyorum, kayboluyorlar…
6.Seni çok sevmiştim…
7.Yeni sevgilinin kim olduğunu da biliyorum…
8.Edith Piaf CD’si benimdi. Nilüfer kasetleri de…Hiçbir önemi yok, ama eşyalarımı topladığım gece salaonda uyurken uyandım ve ne gördüm? Kutularımı kontrol ediyordun. Senden bir şey aldım mı diye… Vay be…
9.Belki de sen iyi bir derssin bana. Senden sonra sevebileceğim biri mutlaka olacaktır. Kötüler kötüsü şablonun daha iyilerini daha çabuk bulmama yardımcı olacak…
10.Bu ayrılığa öyle güzel hazırladım ki kendimi… Öyle geri dönüşsüz, öyle derindi ki attığın kesikler… Bana yaşattığın her şeye teşekkür ederim… İyi ve kötüler… Ama yine de… Bitirmeden bilmeni istediğim birkaç şey var…
Biz seninle…
Kocaman bir bahça gibiydik. Büyük bir göl.
Pufur pufur bir bulut..
Her aşkın ilk günü böyle midir?
İki kişi bir bütün olunca kaplar mı her yanı?
Aral Gölü’nün hikayesini hatırlıyor musun? Televizyonda bir klibe rastlamıştık. ‘neresi burası?’ diye sormuştuk. Ahmet bizdeydi. ‘Aral Gölü’ymüş bir zamanlar’ demişti ve anlatmaya başlamıştı.
‘İnsanoğlunun kendi elleri ile doğaya verdiği gözle görülür en büyük zarar, en büyük ihanet’ diye…
‘Bir zamanlar Aral Gölü dünyanın en büyük dördüncü gölüymüş. Bu gölün kenarında bir liman kenti varmış. Munyak… Şimdi Munyak’ta gökyüzünü toz ve tuz kaplamış durumda. Ve bebekler orada çok yaşamıyor. Çünkü bir zamanlar su olan yerlerde şimdi çürümüş gemiler ve iskeleler var. Çünkü su artık çok içeride. Çünkü Aral Gölü’nü besleyen iki nehrin yollarını pamuk tarlalarını kapladığı için pamuk da yok… Aral Gölü haritada artık neredeyse birbirinden komak üzere olan iki küçük su lekesi…’
Üzüntüyle ekrana bakmıştık… Ahmet anlatıp duruyordu. ‘Kuzeyde buzların erimesine ve sera etkisine neden olan tozların yüzde onu Aral’ın kurumuş tabanından çıkıyor…Artık kurtarma çalışmaları…’
Ahmet konuşurken sana bakmıştım. İkimiz Aral Gölü’ne benzemeye başlamıştık…
Sen ısrarla yollarımızı başka yönlere çevirmeye çalışıyordun. Israrla kurutuyordun beslediğimiz iç denizi… Bu güne geleceğimiz belliydi. ‘Kendi hayatlarımız’ derken ‘biz’ olmaya hevessiz gönlün kuruttu işte sonunda ‘biz’i…
Evet, gidiyorum şimdi. Arkamda bir toz bulutu bırakarak. Sen belki çok sonra fark edeceksin çürüttüğün gemileri, ıssız bıraktığın iskeleleri…
Ama bu senin kararındı…
Dost olmak yok bende. ‘İstediğin zaman ara beni, başın sıkıştığında ben buradayım’ filan gibi sakın kurma bu cümleleri…
Sana güzel bir yaz günü gelmiştim.
Karlı bir sabahta gidiyorum.
Beş mevsim yaşamışız beraber.
Beş mevsim bir ‘iç denizi’ kurutmaya yetti.
İşte böyle sevgili…
Biz artık seninle haritada iki küçük su lekesi,
Hiçbir nehir kavuşturamaz bizi..
İclal AYDIN /Bitmiş Aşklar Emanetçisi kitabından...
Seni Seviyordum..
Sana uzak kentlerden birinde, zamanın bir yerinde, Seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi. Onca zamanın üstünde, eskimeyen bir düşüncesin şimdi. İnsan hergün anımsar mı aynı gözleri?
Seni seviyordum ve senin haberin yoktu. Saçlarını izliyordum uzaktan, Kulağının arkasına düşüşü ve burnun, Herkesten başkaydı işte. Güldüğün zaman yukarıya bakardın; Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı. Ne güzeldiler, sen bilmiyordun, Ben seni seviyordum..
Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler, Duvarlara, vitrin camlarına, kaldırımlara çarpıyordu, Geri dönüyordu, çoğalıp. Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, Herşeyi erteliyişim oluyordun, Kalp ağrısı oluyordun, Birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun. Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk, Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyorduk Ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk, Cesurduk. Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller. Ben seni seviyordum, sen bilmiyordun..
Sevinçlerim oluyordun arasıra, sen hiç bilmiyordun. Sonra, herhangi biri oldun, Bütün sevinçlerim bittikten sonra. Yağmurlar yağdı serin haziran akşamlarına. Derken bir gün, uzaktan gördüm seni. Saçların bana inat, başın herşeye meydan okuyarak, İşte yine aynı, Kalbimi acıttı, her zamanki gibi. Değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun. Şimdi bunları anlatsa sana birileri, kim bilir, Ya da boşver, bilme en iyisi...
İclal Aydın
Söz Bitince..

Bazen anlamlı bir bakış, bazen hüzünlü bir dalış bazen de ansız bir gülümsemeyle başlar susarak konuşmak. Aynı anda aynı sözcükler uçuşurken dudak kenarında birden susuvermek.Anlatılacak onca şey varken…
‘Aşktan yana çok yorgunum’ dedi kadın.
Gülümseyerek ‘ben de’ dedi ve sustu adam.
İlk susuşları böyle başladı işte kadınla adamın…
Oysa tanıştıkları gün dudağıma kocaman bir karanfil kondu bu gece, demişti adam.Kadının dudağına konan kocaman öteki karanfilden habersiz…Çünkü; benim de, diyememişti kadın.
Söz bitmişti!
Sonra adam ‘ay değiyor yüzüne farkında mısın?’ diye sordu mısralarında kadına…Kadın cevap veremedi ‘farkındayım’ bile diyemedi.
Sustular…
Baharı müjdeleyen bir akşamüstünün ılık esintisiyle yan yana yürüdüler uzun uzun…Yol boyunca karıştıkları kalabalığı izlediler. Sessizliklerini bölemeyen kalabalığı…Bankta oturup ağlayan kadını aynı anda fark ettiler mesela ve aynı anda gülümseyerek yine sustular.
Susmak, belki de kalplerin hiç durmadan konuşmasıydı…
Susmak, belki de adı konmamış bir aşktı…
BİNNUR EDİSAN
Son Fısıltı..

Yan yana masalarda bir daha asla tekrarı olmayacak son yanyanalık…
Uzun bir gece!
Ve nihayet bir tarihin daha gönül arşivinden yok oluşunu kabullenme…
Rakıya, şaraba, anılara ve geceye inat ayrılığın şerefine kaldırılan kadehler... Ellerin, sesin ve hep aydınlık o güzelim yüzün…
Aldığın her yudumda ruhum adını fısıldarken yüreğine yaşamla ölüm arası ağır çekim bir veda dilleniyordu! Yarım kalmayacaktık, bu sefer eksik dönmeyecektim evime….
Gece sonunda bana kalanlar…İçimdeki sen:
Hiç değişmedin; ne olursa olsun hiç değişmedin ve bu yüzden delicesine sevildin, özlendin. Yüreğine yağdırdığım yağmurlara; öfkeyle kopardığım kasırgalara rağmen bir gün olsun beni incitebilecek tek sözcük çıkmadı ağzından. Aynı asalet, aynı berraklık ve aynı sağlam duruş...
Ve şimdi;
Son kez fısıldıyor yüreğim:
Kabullendim. Hoşça kal meleğim.
BİNNUR EDİSAN
Gülüşlerinle Alkışla Beni..

"Bir aşkın bitişi, bir nehrin kuruyuşuna benzermiş. Ben senin, o nehri kuruttuğun satırlarından geldim sevgili..."
Satırlarından geldim birkaç saat önce...Uzun zamandır okumadığım ve özlediğim satırlarından.Sessizliğin fazlasıyla konuşkandı. Beni bir zamanlar anladığına inandığım satırlarından geldim, yürekli sevginden...Okudum seni, hasretle ve sevgiyle..Ama ben senin, artık hiç yazışmayacağımızı bilen satırlarından geldim. Düşlerin nerede sevgili, düşlerini göremediğim satırlarından geldim. Korkuların ne zaman bitecek sevgili..? Düşlerin ne zaman gün ışığına çıkacak..? Ve sen nereye yerleştirdin sana verdiğim güzel sevgimi..? Ört üstünü ne olur, üşümesin ve gösterme kimseye. Özenip, beğenip almaya kalkmasın. Bari sevgim sende kalsın. Çünkü ben senin, artık beni istemeyen satırlarından geldim. Beni aramayan, merak etmeyen ve özlemeyen satırlarından. Gülüşlerim sende kaldı demiştim, doğruymuş. Seni okurken birden gülmeye başladım. Tekrardan yanıma almak istedim, size ihtiyacım var dedim, gelmediler. Ve ben senin, gülüşlerimi alıkoyan satırlarından geldim. Görüyorsun işte, sadece ben sevmemişim seni. Bana ait her bir güzellik seni seçti, senin yanında kaldı.Bana sadece ben kaldım gibi. Artık biliyorum, belki de seni kimsenin çözmesini ve tanımasını istemedin diye, o kapalı kutu gibi kapattığın yüreğini kimse anlamasın diye bıraktın beni. Sen aşk adamısın, sen her mevsim aşık olmalısın, bu yüzden, daha fazla yakınlaşmak adına korktun. Birine tekrardan yakın olmaktan..Bu yüzden bana bir ayrılık hediye ettin, beni bana bıraktın, sen sana kaldın. Ben senin, sana kalan satırlarından geldim sevgili. Sadece sana ait olan satırlarından...
Biliyor musun, hiçbir zaman çözmeye çalışmamıştım seni. Konuşmalarının arasına sıkıştırdığın cümleleri aldım sadece senden. Her görüşmemizde “benden yana hiçbir zaman kuşkun ve korkun olmasın” diye başlayan cümlelerini aldım. Korkuyorum derdim ama sen sürekli sana inanmamı ve güvenmemi isterdin ve biz oturup saatlerce konuşurduk özlemlerimiz üzerine. Oturup saatlerce konuşur ve gülerdik. Gülerken yüreğim kayardı sana doğru ama sende beni yalnız bırakmaz, bana yüreğini açar, bu küçük sevgi oyunlarına benimle beraber katılırdın. Ve bu sevda sözlerin beni öyle çok etkilerdi ki, her telefonu kapatışımızda sana doyamadan sesinden uzaklaşırdım. Sen görmezdin, ben yanardım. Sen görmezdin, ben hep yanardım. Her konuşmamızın bitişinde, ben yüzünü çizmeye çalışır, kilometreler ötesine taşırdım. Belki de sen başından beri biliyordun sevgili, kısa bir zaman sonra çekip gideceğini. Benden sana inanmamı istiyordun ama biliyordun. Herkes biliyordu..arkadaşlar, dostlar, hayallerim, umutlarım..Bir ben bilmiyordum. Dile kolaydı, insanlara kolaydı, sana kolaydı, bir bana kolay değildi sevgili. Ben senin, bütün bunları bilen ama unutan satırlarından geldim. Beni her gün biraz daha geleceğimize hazırlayan ama o gelecekten sinsice uzaklaşan satırlarından. Böylesi bir bitiş yakışmamıştı bize, sana..İşte bu yüzden ben senin, bu bitişe yakışmayan veda satırlarından geldim sevgili.
Artık o kadar çok yoksun ki, ben de ne kadar varolduğunu karıştırıyorum bazen. Yokluğun varlığını geçti. Benim varlığım ise tarihi eskimiş mektuplarda kaldı nedense. Basit birer mektup değildi onlar. Sakın öyle düşünme. Senin gördüklerinden de fazla, benim gördüğüm; heyecanlar, kalp atışları, kavuşmaların şehveti, birikmiş hasretler ve aşk vardı tabi ki..Bu yüzdendir ki asla yırtıp atmaya kıyamadım, seni içimden çıkarmaya kıyamadığım gibi. Ben senin, beni içinden çıkarmaya kıydığın satırlarından geldim...
Yalancı bir bahardayız. Bense bu yalancı baharda, yalancı gülüşler dağıtıyorum etrafa ve gariptir hiç umut kalmadığı halde gelme ihtimalini hesaplıyorum, kağıt kaleme gerek duymadan. Gözlerimi kapatınca kurduğum hayaller rotasını şaşırdı zaten sevgili. Olur olmadık zamanlarda, olur olmadık bir şekilde karşıma çıkıp, geldim diyebilme ihtimalini düşünüyorum. Sakın ha, bu, okullardaki havuz problemlerine benzemez. Ben senin, bir nehir gibi bana akabilme olasılığına düştüm. Bir aşkın bitişi, bir nehrin kuruyuşuna benzermiş. Ben senin, o nehri kuruttuğun satırlarından geldim sevgili...
Aklıma düşüyor deli dolu, sevgi dolu mesajlaşmalarımız. “Tatlısın yine yüreği aşk kokan ama aşktan korkan kadınım”..demiştin..O kadın şu an nerede bilmiyorum ama artık aşktan daha fazla korkuyor. İnancını ve güvenini yitirdi, bana her zaman güven diyen bir adamın, uzayın boşluğunda kaybolan sesinde. Oysa ki sürekli, benim çekip gitmemden korkardın, “içimdesin, kimse alamaz sen gitmedikçe” dediğinde bile biliyordun aslında hiçbir yere gitmeyeceğimi. Gitmedim...gitmeyecektim..gitmeyi hiç düşünmedim..peki bana gitme diyen adam nerede..? hani kimse alamazdı beni senden ben gitmedikçe..? Tüm sorular, tüm mesajlar ve tüm resimler bir film karesinden çıkmışçasına donuk ve anlamsız..Film bitti ve dağıldı oyuncular.Yönetmen karlı bir iş yapmanın sevincinde, seyirciler finalin hüznünde, baş roldeki sen ünlü bir oyuncusun artık...Ve ben senin dillendirdiğin bütün replikleri unutan satırlarından geldim sevgili..söylediğin bütün replikleri unutan satırlarından...
Gözlerinden biraz hüzün içmeme izin verir misin...? Bitmiş olsa bile aşkın, geceleri maskesini çıkartıp da yatan bir ben kalsam da yalnızlığımda, bana biraz umut ve anlayış verir misin..? Kendim için bir şey istiyorsam namerdim ama içimdeki çocukluğu güldürmek için bana rengarenk balonlar alır mısın..? Ağladığım ve korkularımı yenemediğim zamanlar oluyor bazen. Sesimi uzaklardan da olsa duyup gelerek, bana biraz sabır ve gülüş verir misin sevgili..? Ben senin, bu sorulara cevap vermeyen satırlarından geldim. İçindeki beni bir kurşun hızı kadar çabuk unutan satırlarından. Her konuşmamızın arasına karışarak, bana hep “girit rüzgarım” dediğin satırlarının içinden geldim. Girit rüzgarını sevildiğim zamanlarda bırakarak..
Alkol kokularının arasında sıkışıyor yalnızlığım. Seninle beraber gezdiğimiz sahil kasabalarını, deniz kenarlarını, köy sokaklarını özlüyorum. Dinlediğimiz ve söylediğimiz şarkılarda bıraktığımız içten sarılmalarımızı. Seni özlüyorum..Kendime daha fazla ne kadar yalan söyleyebilirim bilmiyorum ama o zamanlardaki seni çok özlüyorum. Yalanlarla aram çok iyi şu sıralar. “Sus artık” diye başlayan mesajlar gönderirken, ayağımı yerden kaldırıyor, parmaklarımı üst üste getiriyorum. Sana söylediğim yalanlara da alıştım, kendimi kandırmayı bile seviyorum. Ben senin, benim bu yalanlarıma inanmayan satırlarından geldim sevgili. Bu yalanlarıma hiç inanmayan satırlarından..
Hayatın acılarıyla ve sorunlarıyla uğraşıyorum her gün. Ve her sabah, bugünü de atlatabilecek miyim düşüncesiyle geçiyor vapur saatleri. Yorulduğumu ve bittiğimi hissettiğim, tökezleyip tam yere düşeceğimi fark ettiğim anlarda, gözlerimi kapatıp, beni bir yabancı gibi ortada bırakışını aklıma getiriyor, yüreğimdeki sahipsiz sevginden, inanamayacağın bir şekilde güç alıyorum. Yine de, benden ayrı olsan da, hala yaşadığını ve uzaklarda da olsa, bir yerlerde nefes aldığını bilmek; küçük şeylerden mutlu olan Polyanna misali ısıtıyor içimi. Yokluğunda varlığın gibi sevgili. Hiç fark yok. Ve ben yokluğunu da varlığını sevdiğim gibi seviyorum. Çünkü ben sevgime kırgınlığımı bulaştırmadım sevgili, söylemedim ona beni ne kadar üzdüğünü. Bu yüzden, cinsiyeti ve şehri belli olmayan bir sevgi taşıyorum içimde. Ve ben senin, artık bu sevgide bir sorumluluğun olmayan satırlarından geldim sevgili.
Yalnız olduğumu düşünme sakın...Hiç olmadığım kadar kalabalığım belki..Beni gerçekten sevildiğime inandıran hayat ve şiir dostlarım, daha gidecek çok yolum, söylenmiş ve söylenmeyi bekleyen şarkılarım, hınzırca gülümseyen yavrukurt sessizliğim, henüz içinde dans edemesem de deli yağmurlarım, nasıl çoğaldığını hiçbir zaman anlayamadığım sabrım ve gücüm ve ne istediğini bilen düşlerim var..Verdiğin sözleri tutamadığın için üzülme sakın, hayat herkesi farklı şekilde büyütüyor ve ben hayatın bir şiir olmadığını biliyorum sevgili, mutluluğun sallandığımız bir salıncak olmadığını bildiğim kadar...Bu yüzden benim sevdam da bir şiir değildi. Ve ben senin, bu sevdanın bir şiir olduğunu düşünen satırlarından geldim sevgili, sevdayı bir şiir gibi yaşayan satırlarından..
Artık gidiyorum desem de, nereye gidebileceğimi ben de bilmiyorum ya da bildiklerimi senden gizlemeyi tercih ediyorum. Senden uzaklaştıkça sana daha da yakın olduğumu hissetmem, gidebilecek hiçbir şehir ve yön bırakmıyor bana. Bir uçağın sesini duyuyorum, çok yakınlarımdan geçiyor. Üç dört saat sonra, senin yaşadığın şehrin içinden de geçebilir belki. Sen de aynı sesi duyar mısın acaba..? Bir tek beni duymuyorsun, beni işitmiyorsun gibi. İşte bu yüzden, ben senin, artık beni duymayan satırlarından geldim sevgili. Beni artık hiç duymayan satırlarından..
Biliyor musun, ben sana kavuşmayı değil, sana kavuşmayı düşlemeyi sevdim..Bu yüzden de ben senin bu düşleri kanattığın satırlarından geldim sevgili, bu düşleri delik deşik yaptığın satırlarından..
Gülüşlerinle alkışla beni, yeter..Çünkü seni sevdiğimi bilen ve bilecek olan satırlarından geldim..şimdi de seni, dahası bizi, o satırlarda bırakarak gidiyorum...
Ama sen ne olur, ne olur gülüşlerinle alkışla beni..seni yürekten sevmiş olduğumu bilen satırlarından geldim..!
* Başlık altı söz,Balık İzlerinin Sesi (Buket Uzuner)
pelin onay

